ABD yönetimi, İran krizinde askeri seçenekler yerine yaptırımları ve deniz ablukasını sıkılaştırarak maksimum baskı stratejisine yöneldi. Bu durum, küresel enerji tedarikinde ve piyasalarda yeni yapısal riskleri beraberinde getiriyor.
Trump yönetiminin yaptırım stratejisi ve makroekonomik etkiler
Küresel jeopolitik sahnede yaşanan son gelişmeler, Amerika Birleşik Devletleri ile İran arasındaki uzun soluklu krizin askeri bir çatışmadan ziyade, topyekûn bir finansal ve ticari savaşa doğru evrildiğini tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermektedir. ABD Başkanı Donald Trump’ın, İran yönetiminin öne sürdüğü talepleri kesin bir dille reddetmesinin ardından, doğrudan askeri saldırıları yeniden başlatmak yerine stratejik bir manevrayla ekonomik baskı araçlarını maksimum seviyeye çıkarma kararı alması, küresel piyasalarda yeni bir fiyatlama döneminin kapılarını aralamıştır. Uluslararası ilişkilerde ve modern savaş doktrinlerinde, bir ülkenin finansal altyapısını çökertmek, merkez bankasını küresel sistemden izole etmek ve ihracat gelirlerini sıfırlamak, çoğu zaman konvansiyonel askeri harekatlardan çok daha yıkıcı, kalıcı ve asimetrik sonuçlar doğurmaktadır. Washington yönetimindeki üst düzey ekonomi ve güvenlik yetkililerine göre Trump, İran limanlarına yönelik kapsamlı bir ABD deniz ablukası ile halihazırda yürürlükte olan ağır mali yaptırımların birleşerek yaratacağı ekonomik tahribatın, zaman içinde katlanarak artmasını beklemeyi tercih etmektedir. Bu stratejik tercih, uluslararası finans sisteminin dolar hegemonyası altında şekillenen yapısını bir silah olarak kullanma anlayışının en somut tezahürüdür. Yönetim yetkilileri, mevcut yaptırımların tüm boşluklarının kapatılarak sıkılaştırılması ve ikincil yaptırımlar (secondary sanctions) aracılığıyla İran ile ticaret yapmaya cüret edebilecek üçüncü ülkelerin ve çok uluslu şirketlerin de sistem dışına itilmesi senaryosunun, Tahran yönetimini müzakere masasında geri adım atmaya zorlayacak en rasyonel ve maliyet-etkin seçenek olduğunu Başkan Trump’a iletmiştir. “Maksimum baskı” (maximum pressure) olarak adlandırılan ve Trump’ın ilk başkanlık döneminden bu yana İran’ın nükleer programından vazgeçmesi ile bölgesel nüfuzunu sınırlandırması amacıyla uygulanan bu politika, ülkenin can damarı olan petrol ihracatını hedef alarak döviz girişini felç etmeyi amaçlamaktadır. Ancak Tahran yönetiminin, yıllardır süregelen bu ambargolara karşı geliştirdiği direnç ekonomisi (resistance economy) modeli ve alternatif kayıt dışı ticaret ağları sayesinde ayakta kalmaya çalışması, iki taraf arasındaki stratejik çıkmazın yaklaşık 5 aydır hiçbir çözüme ulaşmadan devam etmesine neden olmuştur.
İran ekonomisinde derinleşen kriz ve hiperenflasyonist sarmal
Amerika Birleşik Devletleri’nin kurguladığı bu acımasız finansal kuşatmanın İran’ın iç makroekonomik dengeleri üzerinde yarattığı tahribat, ülkeyi tarihin en ağır ekonomik buhranlarından birinin eşiğine getirmiş durumdadır. ABD Başkanı Trump, pazartesi günü düzenlediği basın toplantısında İran ekonomisinin mevcut durumuna ilişkin son derece net ve iddialı ifadeler kullanarak, “Paraları yok. İran iflas etmiş durumda, tamamen iflas etmiş durumda” şeklinde konuşmuştur. Bir ulus devletin iflas etmesi (sovereign default), yalnızca dış borçlarını ödeyememesi anlamına gelmez; aynı zamanda ulusal para biriminin güvenilirliğini tamamen yitirmesi, merkez bankası rezervlerinin erimesi ve devletin temel kamu hizmetlerini finanse edemez hale gelmesidir. Her ne kadar İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi, uygulanan ekonomik baskı stratejisinin hiçbir sonuç vermeyeceğini ve İran halkının bu kuşatmaya boyun eğmeyeceğini savunsada, sahadaki makroekonomik veriler oldukça karanlık bir tablo çizmektedir. ABD’nin Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisi Mike Waltz’un da haklı olarak dikkat çektiği üzere, İran yönetimi ve toplumu, fiziki askeri saldırılardan ziyade, her geçen gün dozunu artıran bu ekonomik baskı sarmalından çok daha fazla endişe duymaktadır. Waltz’un analizinde altını çizdiği temel göstergeler olan ulusal para birimi riyaldeki kontrol edilemez değer kaybı ve hiperenflasyon sınırlarında gezinen fiyat artışları, hanehalkı satın alma gücünü adeta buharlaştırmaktadır. Döviz kurlarındaki patlama, ithalata bağımlı olan ara malı, ilaç ve temel gıda maddelerinin fiyatlarını erişilemez seviyelere taşırken, sanayi üretimini durma noktasına getirmiş ve devasa bir işsizlik dalgası yaratmıştır. Sermaye kontrollerinin (capital controls) giderek sıkılaşması, ülkeden sermaye kaçışını (capital flight) yavaşlatmaya yetmemekte, kayıt dışı döviz piyasalarındaki panik alımları ekonominin sinir sistemini tahrip etmektedir. Devletin vergi gelirlerindeki çöküş ve petrol ihracatından mahrum kalması, bütçe açıklarının doğrudan para basılarak (monetizasyon) finanse edilmesine yol açmakta, bu da enflasyonist sarmalı daha da hızlandırmaktadır. Ekonomik literatürde stagflasyon olarak adlandırılan, hem rekor enflasyonun hem de derin bir ekonomik durgunluğun aynı anda yaşandığı bu yıkıcı konjonktür, İran’ın toplumsal fay hatlarını her an kırılabilecek bir gerginliğe sürüklemektedir.
Küresel enerji piyasaları ve deniz ablukasının yarattığı kriz
İran ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki bu ekonomik ve jeopolitik savaşın etki alanı, yalnızca iki ülkenin sınırlarıyla kısıtlı kalmayıp, doğrudan doğruya küresel enerji piyasaları ve uluslararası ticaret yolları üzerinde devasa bir risk primi (risk premium) yaratmaktadır. Tahran’ın uygulanan ağır yaptırımlara ve finansal ablukaya karşı elindeki en güçlü asimetrik misilleme aracı, dünya petrol ticaretinin tartışmasız en stratejik şah damarı konumunda olan Hürmüz Boğazı üzerindeki fiili kontrolü ve tehdit potansiyelidir. Küresel deniz yoluyla taşınan ham petrolün yaklaşık beşte birinin ve sıvılaştırılmış doğal gazın (LNG) devasa bir bölümünün geçiş güzergahı olan Hürmüz Boğazı‘nda kontrolü ele alma çabaları, küresel tedarik zincirlerinde soğuk terler döktürmektedir. Yaklaşık 5 aydır süren bu çıkmaz, bölgeden geçen ticari gemilerin ve dev petrol tankerlerinin seyir güvenliğini sıfıra indirmiş, uluslararası denizcilik sigortası şirketlerinin savaş riski primlerini (war risk premiums) astronomik seviyelere çıkarmasına neden olmuştur. Sigorta ve navlun maliyetlerindeki bu sıçrama, varil başına petrol fiyatlarına doğrudan yansıyarak, enflasyonla mücadele eden küresel ekonomiler (özellikle Avrupa ve Asya’daki net enerji ithalatçısı ülkeler) üzerinde maliyet enflasyonu (cost-push inflation) baskısı yaratmaktadır. ABD’nin İran limanlarına yönelik deniz ablukasını sıkılaştırması, yalnızca İran’ın petrol ihraç etmesini engellemekle kalmayıp, Körfez bölgesindeki genel gemi trafiğini yavaşlatan, liman operasyonlarını aksatan ve lojistik darboğazlar (bottlenecks) oluşturan sistemik bir soruna dönüşmüştür. enerji piyasaları, arz yönlü yaşanabilecek ani bir şok (supply shock) ihtimalini her işlem gününde yeniden fiyatlamakta, bu durum da petrol vadeli kontratlarında olağanüstü bir oynaklığa (volatilite) yol açmaktadır. Yatırımcılar ve portföy yöneticileri, Orta Doğu’daki bu kilitlenmenin kısa vadede çözülemeyeceğini öngörerek, portföylerindeki enerji şirketlerinin ağırlığını artırırken, küresel büyüme beklentilerini aşağı yönlü revize etmek zorunda kalmaktadır.
Savaş tazminatı talepleri ekseninde kilitlenen diplomatik süreç
Ekonomik savaşın ve deniz ablukasının gölgesinde yürütülmeye çalışılan cılız diplomatik temaslar ise, tarafların gerçeklikten son derece uzak ve maksimalist talepleri nedeniyle tam bir kilitlenme evresine girmiştir. İran yönetimi, son diplomatik çıkışında, uluslararası ticaretin can damarı olan Hürmüz Boğazı‘nda serbest deniz taşımacılığına yeniden izin verilmesi ve bölgesel tansiyonun düşürülmesi karşılığında, Amerika Birleşik Devletleri’nden savaşın ve uygulanan yaptırımların yol açtığı devasa ekonomik zararlar için resmi bir tazminat talep etmiştir. Bir ülkenin on yıllardır süren ve trilyonlarca dolarlık kayba yol açan bir yaptırım rejiminin faturasını masaya koyması, müzakere teorisi açısından karşı tarafı uzlaşmaya değil, masadan kalkmaya zorlayan bir hamledir. Beklendiği üzere, ABD Başkanı Trump pazartesi günü yaptığı açıklamalarda bu talebi kesin ve sert bir dille reddetmiştir. Trump, diplomatik restleşmeyi bir adım öteye taşıyarak, karşı bir tazminat faturası çıkarmış; İran’ın, bölgedeki vekalet savaşlarında (proxy wars) ve geçmiş çatışmalarda öldürülen ABD askeri güçleri ile ülke içindeki son halk protestolarında hayatını kaybeden İranlıların aileleri için Amerika Birleşik Devletleri’ne tazminat ödemesi gerektiğini savunmuştur. Hukuki ve finansal açıdan uygulanabilirliği bulunmayan bu karşılıklı tazminat talepleri (tit-for-tat demands), aslında her iki tarafın da kısa vadede bir uzlaşı niyetinde olmadığını, masayı devirmeden zaman kazanmaya ve karşı tarafın ekonomik veya siyasi olarak çökmesini beklemeye odaklandığını göstermektedir. Uluslararası ilişkiler uzmanları ve ekonomi analistleri, bu tür maksimalist taleplerin, aslında dondurulmuş fonların (frozen assets) serbest bırakılması veya yaptırımların kısmi olarak esnetilmesi gibi daha küçük çaplı tavizlerin koparılması için uygulanan bir pazarlık taktiği olabileceğine işaret etse de, mevcut gerilim ortamında bu stratejinin çalışması son derece düşük bir ihtimal olarak değerlendirilmektedir. Diplomatik kanalların tamamen tıkanması, risk iştahını düşürerek küresel piyasalarda güvenli liman (safe haven) varlıklarına (altın, ABD hazine tahvilleri) olan talebi canlı tutmaktadır.
Alternatif boru hatları ve enerji taşımacılığındaki dönüşüm
Jeopolitik krizlerin en önemli yan etkilerinden biri, mevcut tedarik zincirlerinin zayıf yönlerini ortaya çıkararak devletleri ve küresel şirketleri devasa altyapı yatırımlarına ve alternatif rotalar geliştirmeye zorlamasıdır. Bu bağlamda, ABD Hazine Bakanı Scott Bessent’in geçen hafta yaptığı ufuk açıcı açıklamalar, enerji piyasaları aktörleri tarafından dikkatle not edilmiştir. Bakan Bessent, radikal bir projeksiyon çizerek, küresel petrol ticaretinin merkezinde yer alan Hürmüz Boğazı‘nın önümüzdeki 2 yıl gibi kısa bir süre içinde, enerji piyasaları ve arz güvenliği açısından tarihsel önemini büyük ölçüde kaybedebileceğini iddia etmiştir. Bessent’in analizine göre, şu anda boğazdan geçmek zorunda olan günlük milyonlarca varil enerjinin yüzde 50 ila 70’lik devasa bir bölümü, ilerleyen dönemde hızla inşa edilecek veya kapasitesi artırılacak yer altı boru hatları (underground pipelines) üzerinden güvenli denizlere ve uluslararası pazarlara taşınabilecektir. Bu iddia, Körfez bölgesindeki enerji ihraç eden müttefik ülkelerin (özellikle Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri), yıllardır Hürmüz Boğazı‘nı bypass (baypas) edecek altyapı projelerine (örneğin Suudi Arabistan’daki Doğu-Batı petrol boru hattı veya BAE’nin Habshan-Fujairah boru hattı) yatırdıkları devasa sermaye harcamalarının (CAPEX) yakında tam kapasiteyle meyvelerini vereceği anlamına gelmektedir. Eğer bu boru hattı projeksiyonu gerçekleşirse, İran’ın elindeki en büyük jeostratejik şantaj aracı olan “boğazı kapatma” tehdidi tamamen boşa çıkacak ve ülkenin küresel enerji satrancındaki caydırıcılık gücü sıfırlanacaktır. Boru hatlarının deniz taşımacılığına kıyasla sunduğu kesintisiz, düşük maliyetli ve askeri tehditlere karşı daha korunaklı yapı, enerji arz güvenliğini maksimize edecektir. Ancak bu devasa makro-mühendislik projelerinin 2 yıl gibi kısa bir sürede petrol akışının yüzde 70’ini devralıp devralamayacağı, mühendislik kapasitesi, finansman maliyetleri ve tesislerin işletme operasyonları (OPEX) açısından finans dünyasında ciddi tartışmalara konu olmaktadır. Her halükarda, bu alternatif rotaların gündeme getirilmesi bile, enerji piyasaları üzerinde uzun vadeli jeopolitik risk primlerini (geopolitical risk premiums) düşürücü bir psikolojik etki yaratmaktadır.
Amerika birleşik devletleri iç siyasetinde anketler ve ekonomi
Amerika Birleşik Devletleri yönetiminin, İran’a karşı askeri saldırı (hot war) seçeneğinden ısrarla kaçınarak rotayı ekonomik baskı ve yaptırımlar eksenine çevirmesinin ardında, makroekonomik rasyonalitenin yanı sıra son derece pragmatik bir iç siyaset ve seçim ekonomisi hesabı yatmaktadır. Ülke dışında yürütülen sonu belirsiz savaşların, trilyonlarca dolarlık bütçe açıkları yarattığı, enflasyonu körüklediği ve Amerikan vergi mükelleflerinin sırtına ağır bir mali yük bindirdiği gerçeği, Amerikan seçmeninin dış politika tercihlerini derinden şekillendirmektedir. Temmuz ayının sonunda yayımlanan ve kamuoyunun nabzını tutan prestijli AP-NORC anketinin sonuçları, bu “savaş yorgunluğu” (war fatigue) olgusunu matematiksel verilerle kanıtlamaktadır. Ankete göre, ABD’li yetişkinlerin Başkan Trump’ın İran ile olan bu kriz ve savaş atmosferini yönetme biçimine verdikleri onay ve destek oranı, sadece bir ay önceki yüzde 34 seviyesinden hızlı bir düşüşle yüzde 28’e kadar gerilemiştir. Toplumun genelinde yüzde 30’un altına inen bu destek oranı, bir başkan için özellikle yaklaşan seçim döngülerinde son derece alarm verici bir sinyaldir. Her ne kadar Trump’ın kendi kemik tabanını oluşturan Cumhuriyetçi seçmenler arasındaki destek oranı yüzde 61 gibi görece güçlü bir seviyede ölçülmüş olsa da, ulusal çapta kaybedilen güven, ekonomi politikalarını doğrudan kısıtlamaktadır. Amerikan halkı, olası bir askeri çatışmanın enerji piyasaları üzerinden ABD’deki iç piyasa benzin fiyatlarını (gas prices at the pump) anında fırlatacağını ve bunun hanehalkı bütçelerinde regresif (gerileyici) bir vergi etkisi yaratarak yaşam standartlarını düşüreceğini çok iyi bilmektedir. Enflasyon endişelerinin zaten zirvede olduğu bir dönemde, yeni bir Orta Doğu savaşının tetikleyeceği arz yönlü enflasyon, mevcut hükümetin sandıktaki en büyük kabusu olacaktır. Bu nedenle ABD’li yetkililer, kapalı kapılar ardında, Trump’ın İran’ın sert bir askeri karşılık vermesi veya krizin kontrolden çıkması halinde stratejisini yeniden hızla değiştirebileceğini ve piyasaları sakinleştirecek adımlar atabileceğini belirtmektedir. Sonuç itibarıyla, Washington’un uyguladığı bu devasa ekonomik baskı çarkı, sadece Tahran’ı köşeye sıkıştırmak için değil, aynı zamanda Amerikan iç siyasetindeki ekonomik dengeleri ve seçmen hassasiyetlerini yönetebilmek için tasarlanmış, bıçak sırtında ilerleyen karmaşık bir ekonomi-politik satrancı temsil etmektedir.







