Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ile gerçekleştirdiği görüşmede Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğinin yeniden açılması çağrısında bulunurken, Fransız ordusu Charles de Gaulle uçak gemisini olası bir güvenlik misyonu için Kızıldeniz’e sevk etti.
Macron’un diplomatik atağı ve Hürmüz Boğazı vizyonu
Küresel ticaretin şah damarı konumundaki Orta Doğu deniz yollarında yaşanan jeopolitik kriz, Avrupa’nın önde gelen aktörlerini doğrudan harekete geçmeye zorluyor. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un, İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ile gerçekleştirdiği son telefon görüşmesi, bölgedeki ablukanın ve çatışma riskinin uluslararası ekonomi üzerinde yarattığı tahribatı durdurma çabalarının en net yansımasıdır. Görüşmenin ana eksenini, dünya petrol arzının beşte birinin geçiş noktası olan Hürmüz Boğazı‘nda deniz trafiğinin yeniden serbest ve güvenli hale getirilmesi oluşturdu. Macron, Pezeşkiyan’a Fransa ve İngiltere’nin ortaklaşa planladığı, boğazda güvenli geçiş için zemin hazırlamayı amaçlayan uluslararası misyon planlarını ciddi bir şekilde değerlendirmesi çağrısında bulundu.
Bu diplomatik girişim, sadece Paris ve Tahran arasındaki ikili bir diyalog olmanın çok ötesine geçmektedir. Macron’un X (eski adıyla Twitter) hesabından yaptığı paylaşımda, bu kritik konuyu ABD Başkanı Donald Trump ile de görüşmeyi planladığını açıkça belirtmesi, Fransa’nın krizde bir “arabulucu” ve “moderatör” rolü üstlenmek istediğini göstermektedir. Avrupa Birliği ekonomileri, özellikle enerji tedariki ve Asya’dan gelen konteyner taşımacılığı konusunda bu deniz rotalarına hayati derecede bağımlıdır. Çatışmaların uzaması, Avrupa’da enflasyonist baskıları artırırken, sanayi üretimini de tehdit etmektedir. Macron’un bu hamlesi, hem Avrupa’nın ekonomik çıkarlarını korumak hem de ABD ile İran arasında tırmanan gerilimi kontrollü bir diplomatik zemine çekmek için atılmış çok katmanlı bir stratejik adımdır.
İran cephesinde güvensizlik ve uluslararası hukuk vurgusu
Diplomatik müzakerelerin Tahran ayağında ise, tarihsel güvensizliklerin ve sahada yaşanan sıcak çatışmaların gölgesi ağır basmaktadır. İran devlet medyasına yansıyan haberlere göre, Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan görüşmede oldukça net ve ilkeli bir duruş sergileyerek, İran’ın uluslararası hukuk çerçevesinde savaşı sona erdirmek ve İran halkının meşru haklarını hayata geçirmek amacıyla diplomatik yolları ciddi biçimde izlemeye hazır olduğunu beyan etti. Ancak bu diplomatik açıklık, peşinden gelen sert eleştirilerle birlikte değerlendirilmelidir.
Pezeşkiyan’ın, ABD’ye duyulan derin güvensizliğin doğrudan Washington’ın düşmanca adımlarından kaynaklandığını ifade etmesi, masadaki en büyük pürüzün “güven tesisi” olduğunu kanıtlamaktadır. Özellikle ABD’nin, müzakereler devam ederken bile son olarak iki kez İran unsurlarına saldırdığının aktarılması, Tahran yönetiminin Batı’dan gelen çözüm tekliflerine neden şüpheyle yaklaştığını özetlemektedir. İran devlet aklı, masaya oturmadan önce sadece sözlü taahhütler değil, sahada fiili çatışmasızlık ve yaptırımların esnetilmesi gibi somut adımlar beklemektedir. Pezeşkiyan’ın uluslararası hukuk vurgusu, İran’ın kendi eylemlerini meşru bir savunma refleksi olarak kodladığını ve olası bir anlaşmada kendi kırmızı çizgilerinden taviz vermeyeceğinin sinyalini vermektedir.
Charles de Gaulle uçak gemisi Kızıldeniz sularında
Diplomasi masasında atılan adımların yanı sıra, sahada askeri caydırıcılığın (deterrence) da devreye sokulduğu bir döneme girilmiş bulunuyoruz. Fransa, Hürmüz Boğazı‘nda oluşturulması planlanan çok uluslu güvenlik misyonuna yönelik hazırlıkların en somut göstergesi olarak, nükleer güçle çalışan amiral gemisi Charles de Gaulle uçak gemisi görev grubunu Kızıldeniz’e sevk etti. Fransız ordusundan yapılan resmi açıklamaya göre, bu devasa askeri platforma İtalyan ve Hollanda savaş gemileri de eşlik ederek Kızıldeniz’in güneyine doğru ilerlemektedir. Bu sevkiyat, Avrupa’nın sadece ekonomik yaptırımlarla veya kınama mesajlarıyla yetinmeyeceğini, ticaret yollarını açık tutmak için sert güç (hard power) kullanmaya da hazır olduğunu gösteren bir “gövde gösterisidir”.
Fransız yetkililer tarafından yapılan açıklamalarda, bu stratejik konuşlandırmanın amacının “bölgedeki operasyonel ortamı değerlendirmek, kriz yönetimi seçeneklerini genişletmek ve deniz ticareti paydaşlarına güven vermek” olduğu belirtildi. Kızıldeniz ve Aden Körfezi, küresel tedarik zincirlerinin (supply chains) adeta kalbidir. Bölgedeki ticari gemilerin sigorta primlerinin (war risk premiums) rekor seviyelere ulaştığı ve dev lojistik firmalarının Ümit Burnu’na yönelerek maliyetleri katladığı bir ortamda, böylesine güçlü bir donanma varlığı, piyasalara “güvenlik” teminatı sunmayı hedeflemektedir. İtalya ve Hollanda unsurlarının da gruba dahil olması, bu operasyonun bağımsız bir Fransız hamlesi olmaktan çıkıp, genel bir Avrupa vizyonuna dönüştüğünü göstermektedir.
Küresel ekonomi ve ablukanın yarattığı yıkıcı tahribat
Fransa Cumhurbaşkanlığı yetkililerinin yaptığı açıklamaların ekonomik boyutu, durumun vahametini gözler önüne sermektedir. Fransız tarafı, Hürmüz Boğazı‘ndaki fiili ablukanın dünya ekonomisine her geçen gün giderek daha fazla zarar verdiğini ve çatışmaların uzama riskinin artık “kabul edilemez boyuta” ulaştığını net bir dille vurgulamaktadır. Bu bölgedeki tıkanıklık, sadece bölgesel bir güvenlik sorunu değil; Asya’dan Avrupa’ya akan tüketim mallarını, ara mamulleri ve en önemlisi enerji kaynaklarını sekteye uğratan devasa bir makroekonomik krizdir.
Petrol fiyatlarındaki dalgalanmalar, doğrudan küresel enflasyon verilerine yansımakta ve merkez bankalarının faiz indirim döngüsüne girmesini zorlaştırmaktadır. Avrupa Merkez Bankası (ECB) başta olmak üzere politika yapıcılar, enerji maliyetlerindeki bu jeopolitik artışların kalıcı bir stagflasyon (durgunluk içinde enflasyon) riski yaratmasından endişe etmektedir. Fransa’nın diplomatik ve askeri olarak bu krize böylesine yoğun bir şekilde müdahil olmasının temelinde, Avrupa sanayisinin artan enerji ve lojistik maliyetleri altında ezilmesini önleme çabası yatmaktadır. Boğazların kapalı kaldığı her bir gün, küresel ekonomiye yüz milyonlarca dolarlık doğrudan zarar olarak faturaya yansımaktadır.
Çok uluslu güvenlik gücü ve anlaşmanın kritik şartları
Masada bulunan çözüm planının detayları, karmaşık ve çok değişkenli bir denklemi andırıyor. Elysee Sarayı’ndan bir yetkilinin basına sızdırdığı bilgilere göre, önerilen model karşılıklı tavizlere dayanmaktadır. Plana göre; İran’ın ticari gemilerine boğazdan serbest geçiş imkanı sağlanması karşılığında, Tahran yönetiminin nükleer materyaller, balistik füzeler ve bölgesel nüfuz konularında Amerikalılarla yeniden müzakereye bağlılık göstermesi talep edilmektedir. Eş zamanlı olarak, ABD’nin de Hürmüz Boğazı üzerindeki baskısını ve ablukasını kaldırması karşılığında İran’dan bu “müzakere taahhüdünü” alması öngörülmektedir. Bu, aslında yıllardır uygulanan “maksimum baskı” stratejisi ile İran’ın “direniş” ekonomisi arasında bir orta yol (modus vivendi) bulma girişimidir.
Yetkili, bu şartların sağlanması ve diplomatik mutabakatın oluşması halinde, Hürmüz’den geçecek ticari konvoyların güvenliğini sağlamak üzere planlanan o “çok uluslu gücün” fiilen devreye alınabileceğini belirtti. Ancak bunun gerçekleşebilmesi için altın bir kural var: İran’ın bölgedeki gemilere ateş açmayı ve tacizleri tamamen durdurması. Fransız makamları, bu devasa planın hayata geçebilmesi için hem Emmanuel Macron‘un ikna etmeye çalıştığı Washington’ın hem de Tahran’ın eş zamanlı onayının şart olduğunu vurgulamaktadır. Önümüzdeki günler, Charles de Gaulle’ün Kızıldeniz sularındaki varlığının bir çatışmayı mı yoksa masaya oturulacak bir barış ortamını mı tetikleyeceğini tüm dünyaya gösterecektir.