İsraillilerin yüzde 59'u savaşın şimdi bitmesine karşı | vkmfinans
Döviz Kurları
Döviz Kurları
USD/TRY
%0.08
45,4173
EUR/TRY
%-0.22
53,2238
GBP/TRY
%-0.08
61,4114
CHF/TRY
%-0.18
58,0339
SAR/TRY
%0.09
12,1046
JPY/TRY
%-0.03
0,2880
RUB/TRY
%0.36
0,61703
EUR/USD
%-0.26
1,17085
EUR/GBP
%-0.03
0,8666
GBP/USD
%-0.21
1,3510
BRENT/USD
%0.20
111,21
XAU/TRY
%-0.54
212.844,76
XAG/TRY
%1.78
3.998,76
CAD/TRY
%0.06
33,1549
AUD/TRY
%0.30
32,9547
SEK/TRY
%-0.34
4,8675
RSD/TRY
%-0.13
0,4534
XAU/USD
%-0.62
4.686,43

İsraillilerin yüzde 59’u savaşın şimdi bitmesine karşı

İsrail Demokrasi Enstitüsü tarafından yayımlanan güncel ankete göre, İsrail halkının yüzde 59'u İran ile savaş sürecinin şu aşamada sona erdirilmesinin ulusal güvenlik ve uzun vadeli çıkarlara hizmet etmeyeceği görüşünü taşıyor. Savaşın e…

İsrail Demokrasi Enstitüsü tarafından yayımlanan güncel ankete göre, İsrail halkının yüzde 59'u İran ile savaş sürecinin şu aşamada sona erdirilmesinin ulusal güvenlik ve uzun vadeli çıkarlara hizmet etmeyeceği görüşünü taşıyor

blank
Paylaş

İsrail Demokrasi Enstitüsü tarafından yayımlanan güncel ankete göre, İsrail halkının yüzde 59’u İran ile savaş sürecinin şu aşamada sona erdirilmesinin ulusal güvenlik ve uzun vadeli çıkarlara hizmet etmeyeceği görüşünü taşıyor.

Savaşın ekonomik maliyeti ve halkın güvenlik endişeleri artıyor

Orta Doğu coğrafyasında aylardır devam eden ve küresel tedarik zincirlerinden enerji piyasalarına kadar geniş bir yelpazede makroekonomik sarsıntılara yol açan gerilim, bölge halklarının beklentilerini ve devletlerin stratejik yönelimlerini yeniden şekillendirmeye devam etmektedir. Kudüs merkezli prestijli bir düşünce kuruluşu olan İsrail Demokrasi Enstitüsü (IDI) tarafından gerçekleştirilen ve kamuoyunun nabzını tutan son anket, jeopolitik risklerin finansal piyasalar tarafından nasıl fiyatlanması gerektiğine dair önemli ipuçları barındırmaktadır. Söz konusu araştırmanın sonuçlarına göre, İsrail toplumunun büyük bir çoğunluğu, mevcut konjonktürde İran ile savaş halinin sona erdirilmesinin, ülkenin uzun vadeli ulusal güvenlik çıkarlarına ve dolayısıyla ekonomik beka stratejilerine yeterince hizmet etmeyeceği görüşünde birleşmektedir. Ankete katılan tüm katılımcılar arasında yüzde 59 gibi ezici bir oran, savaşın bu erken aşamada bitirilmesine kesin bir dille karşı çıkmaktadır. Bu istatistik, yalnızca güvenlik bürokrasisinin değil, aynı zamanda sokaktaki vatandaşın da uzun soluklu bir çatışma ekonomisine zihinsel olarak hazırlandığının en net göstergelerinden biri olarak finansal analistlerin raporlarında yerini almaktadır.

Toplumsal demografi üzerinden yapılan detaylı incelemeler, risk algısının etnik ve kültürel fay hatları üzerinden nasıl farklılaştığını da gözler önüne sermektedir. Ankete katılım sağlayan Yahudi İsrail vatandaşlarının üçte ikilik kesimi, silahların şu an susmasının ve İran ile savaş durumunun fiilen bitirilmesinin, İsrail’in güvenlik çıkarlarıyla yalnızca sınırlı ölçüde ya da hiç bağdaşmadığını ifade etmiştir. Ekonomik açıdan bakıldığında, nüfusun en büyük üretim ve tüketim kapasitesini elinde bulunduran bu kesimin savaşa devam yönündeki iradesi, hükümetin savunma harcamalarını rekor seviyelere çıkarması için toplumsal bir meşruiyet zemini oluşturmaktadır. İsrail Merkez Bankası verilerine göre, artan askeri operasyon maliyetleri, yedek askerlerin uzun süreli seferberlik hali nedeniyle iş gücü piyasasından çekilmesi ve güney ile kuzey bölgelerindeki ticari faaliyetlerin durma noktasına gelmesi, ülkenin gayrisafi yurt içi hasılası (GSYH) üzerinde ağır bir baskı yaratmaktadır. Buna karşın halkın güvenliği önceleyen bu tutumu, mali disiplinden ziyade varoluşsal kaygıların ön planda olduğunu kanıtlamaktadır.

Öte yandan, İsrail vatandaşı olan Arap nüfusun ankete verdiği yanıtlar, ülkedeki sosyo-ekonomik bölünmüşlüğün farklı bir boyutunu teşkil etmektedir. Arap vatandaşların neredeyse yarısı, çatışmaların derhal sona ermesinin İsrail’in genel çıkarlarına büyük ölçüde hizmet edeceğini savunmuştur. İş gücü piyasasında özellikle hizmet, inşaat ve sağlık sektörlerinde kritik roller üstlenen bu demografik grubun barış yanlısı tutumu, savaşın uzaması halinde iç tüketim dinamiklerinde ve iş gücü arzında yaşanabilecek olası daralmaların erken uyarı sinyali olarak yorumlanabilir. Bir ekonomide belirsizlik ortamının kalıcı hale gelmesi, doğrudan yabancı yatırımların (FDI) hızla ülkeyi terk etmesine ve yerel para birimi Şekel’in başlıca rezerv para birimleri karşısında değer kaybetmesine yol açan temel tetikleyicilerden biridir. Nitekim İsrail Demokrasi Enstitüsü tarafından sunulan bu veriler, kredi derecelendirme kuruluşlarının İsrail’in not görünümünü negatife çekerken dayandıkları “kalıcı jeopolitik istikrarsızlık” tezini doğrudan destekler niteliktedir.

İsrail ekonomisinin lokomotifi konumunda olan ileri teknoloji (high-tech) sektörü, bu çatışma ortamından en fazla yara alma potansiyeline sahip alanların başında gelmektedir. Toplam ihracatın yarısından fazlasını oluşturan ve inovasyona dayalı yabancı sermayeyi ülkeye çeken teknoloji ekosistemi, sürdürülebilir bir barış ortamına ve öngörülebilir risk primlerine ihtiyaç duymaktadır. Ancak halkın yüzde 59’unun İran ile savaşın devam etmesi yönündeki beklentisi, teknoloji şirketlerinin değerlemeleri (valuation) üzerinde iskonto baskısı yaratmakta ve yatırımcıların sermaye tahsisi kararlarını yeniden gözden geçirmelerine neden olmaktadır. Uzun vadede, güvenlik harcamalarının bütçe içerisindeki payının artması, eğitim, altyapı ve sivil araştırma-geliştirme (Ar-Ge) bütçelerinden kesinti yapılması anlamına gelmektedir ki bu da İsrail’in küresel rekabet gücünü zayıflatacak en büyük makroekonomik tehditlerden biri olarak masada durmaktadır.

Savunma kararları üzerinde amerika birleşik devletleri’nin etkisi

Küresel diplomasinin ve uluslararası ilişkilerin finansal piyasalarla ne kadar iç içe geçtiği, anketin Amerika Birleşik Devletleri ile ilgili kısımlarında çarpıcı bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Araştırma sonuçlarına göre, katılımcıların yüzde 51’i ülkenin stratejik savunma kararları üzerinde ABD yönetiminin, bizzat İsrail’in kendi seçilmiş hükümetinden çok daha fazla belirleyici ve yönlendirici bir etkiye sahip olduğuna inanmaktadır. Bu algının, sadece birkaç ay öncesine, Ekim 2025’e kıyasla yüzde 44 seviyesinden belirgin bir sıçramayla yüzde 51’e yükselmiş olması, toplumdaki “dışa bağımlılık” hissinin dramatik bir şekilde arttığını kanıtlamaktadır. Buna karşılık, yalnızca yüzde 18’lik küçük bir azınlık, İsrail hükümetinin kendi kaderini tayin etmede ve askeri stratejileri belirlemede daha fazla etkiye sahip olduğu görüşünü savunmaktadır. Bu tablo, ekonomik ve askeri egemenliğin, Washington’dan gelen milyarlarca dolarlık hibe ve kredi paketlerine ne derece endekslendiğinin sosyolojik bir ispatıdır.

Amerika Birleşik Devletleri, on yıllardır İsrail’in en büyük ticaret ortağı ve savunma sanayisinin en kritik finansörü konumundadır. Kongre tarafından onaylanan acil durum askeri yardım paketleri, İsrail’in bütçe açığını finanse etmesinde ve uluslararası piyasalardan borçlanma maliyetlerini (tahvil getirilerini) makul seviyelerde tutmasında hayati bir çapa (anchor) görevi görmektedir. Ancak savunma kararları üzerinde Washington’ın bu denli hegemonik bir algıya sahip olması, İsrail’in egemen risk primini (CDS) doğrudan ABD’nin iç politikasına ve seçim döngülerine duyarlı hale getirmektedir. Ankete yansıyan etnik ve siyasi ayrımların ötesindeki bir diğer çarpıcı veri ise katılımcıların yüzde 72’sinin, Amerikalıların İsrail’e yönelik artan olumsuz tutumunun kendileri için biraz ya da çok endişe verici olduğunu ifade etmesidir. Bu devasa oran, yalnızca diplomatik bir kaygıyı değil, aynı zamanda ekonomik bir varoluşsal korkuyu da temsil etmektedir.

ABD kamuoyunda ve siyaset arenasındaki İsrail karşıtı söylemlerin güçlenmesi, uzun vadede iki ülke arasındaki ikili ticaret hacmine, teknoloji transferlerine ve kurumsal yatırımcıların İsrail varlıklarına yönelik iştahına doğrudan zarar verme potansiyeli taşımaktadır. Wall Street merkezli devasa emeklilik fonları ve varlık yönetim şirketleri, Çevresel, Sosyal ve Kurumsal Yönetişim (ESG) kriterleri çerçevesinde portföylerini şekillendirirken, ABD’de artan bu olumsuz tutum, uluslararası sermayenin İsrail piyasalarından kademeli olarak çıkış yapmasına (divestment) zemin hazırlayabilir. İsrail halkının bu durumu çok endişe verici bulması, sokaktaki vatandaşın uluslararası izolasyonun getireceği ekonomik yıkımın farkında olduğunu göstermektedir. ABD desteği olmadan, ülkenin devasa savunma bütçesini kendi iç kaynaklarıyla finanse etmeye çalışması, enflasyon oranlarında kontrol edilemez bir artışa, vergilerin ağırlaşmasına ve refah seviyesinde sert bir düşüşe yol açacaktır.

Merkez Bankası yetkilileri ve ekonomi bakanlığı bürokratları için bu anket sonuçları, ülkenin mali ve moneter (parasal) politikalarının sınırlarını çizen dışsal kısıtların altını çizmektedir. Eğer savunma kararları üzerinde nihai söz sahibi ABD ise, bu durum Washington’ın olası bir ambargo, silah tedarikinde yavaşlatma veya mali yardım kesintisi gibi ekonomik yaptırım benzeri araçları kullanarak İsrail’i masaya oturmaya zorlayabileceği anlamına gelmektedir. İsrail Demokrasi Enstitüsü tarafından rakamlarla somutlaştırılan bu toplumsal algı, siyasi liderler üzerinde ABD ile ilişkileri onarma ve ekonomik bağları güvence altına alma yönünde muazzam bir baskı yaratmaktadır. Sonuç olarak, Washington’ın Orta Doğu politikalarındaki en ufak bir sapma, Tel Aviv borsasında volatilitenin (oynaklığın) artmasına ve kur piyasalarında ciddi dalgalanmalara sebebiyet vermeye devam edecektir.

Kuzey cephesindeki belirsizliğin israil ekonomisine yansımaları

Anketin bölgesel tehditlere odaklanan bölümünde, Lübnan ve Hizbullah faktörünün toplum psikolojisinde ve ekonomik beklentilerde yarattığı derin tahribat gözler önüne serilmektedir. Araştırmaya göre, İsraillilerin üçte ikisi, Hizbullah’ın silahsızlandırılmasını içeren ve kuzey sınırında kalıcı bir sükuneti sağlayacak siyasi bir anlaşmaya ulaşılma ihtimalinin oldukça düşük veya sıfır olduğu görüşünü paylaşmaktadır. Bu karamsar tablo, özellikle Yahudi katılımcılar arasında çok daha keskin bir biçimde hissedilmekte ve oran yüzde 80’e yaklaşmaktadır. Kuzey cephesindeki bu kronikleşmiş gerilim beklentisi, yalnızca askeri bir endişe değil, aynı zamanda İsrail’in en önemli enerji ve sanayi projelerini doğrudan tehdit eden devasa bir makroekonomik risktir.

İsrail’in kuzey bölgeleri ve Doğu Akdeniz’deki kıta sahanlığı, ülkenin enerji bağımsızlığını sağlayan ve onu net bir enerji ihracatçısı konumuna yükselten devasa doğal gaz sahalarına (Tamar, Leviathan, Karish) ev sahipliği yapmaktadır. Toplumun yüzde 80’inin kalıcı bir anlaşmadan umudunu kesmiş olması, bu milyarlarca dolarlık enerji altyapısının kalıcı bir tehdit altında kalmaya devam edeceği anlamına gelmektedir. Hizbullah’ın olası bir asimetrik savaşta enerji tesislerini hedef alması senaryosu, yabancı enerji şirketlerinin (örneğin Chevron gibi devlerin) bölgedeki yeni arama ve çıkarma yatırımlarını askıya almasına neden olmaktadır. Doğal gaz gelirleri, İsrail’in bağımsız varlık fonunun (sovereign wealth fund) ana besleyici kaynağıdır ve bu gelir akışındaki herhangi bir kesinti, ülkenin uzun vadeli mali planlamasını kökünden sarsacak bir etki yaratacaktır.

Bununla birlikte, kuzeydeki yerleşim yerlerinden tahliye edilen on binlerce sivilin durumu, devlet bütçesi üzerinde her geçen gün büyüyen bir “kara delik” oluşturmaktadır. Vatandaşların otellerde ve geçici barınma merkezlerinde misafir edilmesi, çalışamayan işletmelere sağlanan hibe ve teşvikler, zarar gören mülklerin tazmin edilmesi gibi doğrudan maliyetler, Hazine’nin borçlanma gereksinimini rekor seviyelere itmektedir. Eğer halkın inandığı gibi İran ile savaş veya Hizbullah ile çatışma hali çözümsüz kalırsa, bu geçici maliyetler kalıcı bir bütçe açığı kalemine dönüşecektir. Üretimin durduğu kuzey bölgelerinde tarım sektörünün çökme noktasına gelmesi, gıda enflasyonunu tetiklemekte ve Merkez Bankası’nın faiz oranlarını düşürerek ekonomiyi canlandırma manevra alanını daraltmaktadır.

Ekonomik coğrafya açısından değerlendirildiğinde, İsrail’in kuzeyi aynı zamanda kritik tedarik zincirlerinin ve liman altyapısının (özellikle Hayfa Limanı) bulunduğu stratejik bir merkezdir. Çatışmaların veya düşük yoğunluklu savaş halinin sürekli olması, denizcilik ve nakliye sigortası primlerinin astronomik seviyelere çıkmasına neden olmaktadır. Küresel lojistik şirketlerinin bölgeye gemi göndermekte isteksiz davranması, ithalata dayalı tüketim mallarının ve sanayi hammaddelerinin fiyatlarını yukarı çekerek enflasyonist sarmalı güçlendirmektedir. İsrail Demokrasi Enstitüsü‘nün sunduğu bu karamsar veriler, yatırımcıların ülkeye yönelik risk değerlendirme modellerini (risk assessment models) güncellemelerine ve “savaş ekonomisi” normlarının artık “yeni normal” olarak kabul edilmesine yol açmaktadır.

İran ile savaş beklentisinin küresel enerji piyasalarına etkileri

Anketin en çarpıcı ve küresel piyasaları doğrudan ilgilendiren sonuçlarından biri, katılımcıların yüzde 62’sinin İsrail’in önünde sonunda İran ile büyük çaplı ve geniş kapsamlı bir çatışmaya geri döneceğini öngörmesidir. Bu oran, halk arasında İran ile savaş ihtimalinin geçici bir krizden ziyade kaçınılmaz bir hesaplaşma olarak algılandığını net bir biçimde göstermektedir. Bu denli güçlü bir savaş beklentisi, sadece İsrail’in yerel ekonomisini değil, dünyanın en kritik enerji geçiş yollarını ve küresel ham petrol fiyatlama mekanizmalarını derinden etkileyecek potansiyele sahip bir faktördür. Küresel emtia piyasaları, Orta Doğu’dan gelebilecek en ufak bir arz kesintisi sinyaline karşı aşırı duyarlı bir denge üzerinde durmaktadır.

İran’ın dünyanın en büyük petrol üreticilerinden biri olması ve küresel petrol ticaretinin şahdamarı niteliğindeki Hürmüz Boğazı üzerinde sahip olduğu coğrafi kontrol, olası bir doğrudan çatışmayı küresel ekonominin bir numaralı sistemik riski haline getirmektedir. İsrail halkının yüzde 62’sinin öngördüğü gibi büyük çaplı bir savaşın patlak vermesi durumunda, İran’ın enerji üretim ve ihracat altyapısının hedef alınması veya Tahran yönetiminin misilleme olarak boğazı deniz trafiğine kapatması, Brent petrol varil fiyatlarında öngörülemez bir ralliye neden olacaktır. Enerji maliyetlerindeki böylesi bir şok, halihazırda enflasyonla mücadele eden ABD, Avrupa Birliği ve Asya ekonomileri için resesyon (ekonomik durgunluk) çanlarının çalması anlamına gelmektedir. Gelişmiş ülkelerin merkez bankaları (Fed, ECB), arz kaynaklı böylesi bir enflasyon şokuna karşı faiz oranlarını yüksek tutmak zorunda kalacak, bu da küresel büyüme oranlarını sert bir şekilde aşağı çekecektir.

İsrail ekonomisi bağlamında ise büyük bir savaş beklentisi, sermaye kontrollerinin (capital controls) uygulanıp uygulanmayacağı tartışmalarını dahi yeraltından yüzeye çıkarabilecek düzeyde bir risk barındırmaktadır. Yerli yatırımcılar, savaş riskine karşı varlıklarını korumak amacıyla ellerindeki Şekel’leri ABD Doları ve Euro gibi güvenli liman (safe haven) para birimlerine veya altın gibi kıymetli madenlere kaydırma eğilimi gösterebilirler. Bu potansiyel döviz talebi, kur üzerinde muazzam bir devalüasyon baskısı yaratırken, Merkez Bankası’nın döviz rezervlerini hızla eritme riski taşımaktadır. Her ne kadar İsrail’in dış borçluluk yapısı güçlü ve döviz rezervleri tarihi zirvelerde olsa da, savaşın ölçeği ve süresi bu tamponların dayanıklılığını test edecek en kritik parametrelerdir.

Ayrıca, savunma kararları alma süreçlerinde ABD’nin etkisinin bu denli yüksek algılanması (yüzde 51), olası bir İsrail-İran savaşının boyutlarının Washington tarafından kontrol edilip edilemeyeceği sorusunu da finansal piyasaların önüne koymaktadır. Eğer piyasalar, ABD’nin böyle bir tırmanışı dizginleyebileceğine inanırsa, risk primlerindeki artış sınırlı kalabilir. Ancak İsrail halkının yüzde 62’si bu savaşın kaçınılmaz olduğuna inanıyorsa, piyasa yapıcı fonlar (hedge funds) ve kurumsal yatırımcılar bu tahmini kendi algoritmalarına dahil ederek savunma sanayii hisselerinde uzun (long) pozisyon alırken, enerji ithalatçısı ülkelerin varlıklarında kısa (short) pozisyonlara yönelecektir. Kısacası, İsrail Demokrasi Enstitüsü tarafından ölçülen bu halk psikolojisi, Wall Street’ten Tokyo borsalarına kadar uzanan geniş bir coğrafyada portföy yöneticilerinin stratejilerini belirleyen bir öncü gösterge (leading indicator) işlevi görmektedir.

Uzun vadeli jeopolitik riskler ve makroekonomik istikrar arayışı

İsrail ekonomisi, kuruluşundan bu yana olağanüstü hal koşullarında büyümeyi ve yenilik üretmeyi başarmış dirençli bir yapıya (resilience) sahip olmakla övünmektedir. Ancak, modern savaşların artan asimetrik doğası ve yüksek teknoloji gerektiren maliyetli operasyonlar, devlet bütçelerinin tahammül sınırlarını zorlamaktadır. Ankete katılanların büyük çoğunluğunun İran ile savaşın devamını ve yeni çatışmaları beklemesi, ekonomi kurmaylarının kriz yönetimi modundan çıkıp normalleşme sürecine girmesini imkansız kılmaktadır. Bu sürdürülemez durum, vergi politikalarında köklü değişiklikleri zorunlu kılacak, katma değer vergisinden (KDV) kurumlar vergisine kadar birçok kalemde artışlar gündeme gelecektir. Savaşın maliyetinin sivil halkın omuzlarına yüklenmesi, iç talebi daraltarak perakende, gayrimenkul ve turizm gibi sektörlerde derin bir daralmaya (contraction) yol açacaktır.

Uluslararası derecelendirme kuruluşları, İsrail’in mali disiplinini ve borç çevirebilme rasyolarını değerlendirirken, ülkenin savunma doktrinini ve siyasi liderlerin aldığı savunma kararlarını doğrudan mercek altına almaktadır. Halkın barışa veya kalıcı bir anlaşmaya olan inancının yüzde 80’lere varan oranlarda yok olması, yabancı kreditörler gözünde “ülke riskinin” (country risk) kalıcı olarak yapısal bir bozulmaya uğradığı algısını pekiştirecektir. Bu bağlamda, hükümetin dış piyasalarda ihraç edeceği tahvillerin faiz oranları, benzer kredi notuna sahip diğer ülkelerden çok daha yüksek bir “jeopolitik risk primi” içermek zorunda kalacaktır. Artan borçlanma maliyetleri, özel sektör yatırımlarını dışlayarak (crowding out effect), uzun vadeli ekonomik büyüme potansiyelini (potential GDP) aşağı çekecektir.

Son tahlilde, İsrail Demokrasi Enstitüsü tarafından yayımlanan bu veriler, sadece sosyolojik bir fotoğraf değil, aynı zamanda ülkenin ekonomik geleceğine dair çok ciddi uyarılar barındıran bir makroekonomik beyanname niteliğindedir. Bir ulusun yüzde 59’unun savaşın bitirilmesine karşı çıkması ve yüzde 62’sinin daha büyük bir savaş beklemesi, o ülkenin finansal mimarisinin barış zamanı dinamiklerine göre değil, sürekli bir askeri teyakkuz haline göre yeniden kalibre edilmesini zorunlu kılmaktadır. ABD’nin stratejik kalkanı, doğal gaz gelirleri ve teknoloji sektörünün sağladığı döviz girdisi gibi destekleyici unsurlar, bu devasa ekonomik yükü nereye kadar taşıyabilecektir? Piyasalar, önümüzdeki çeyreklerde açıklanacak büyüme, enflasyon ve bütçe gerçekleşmeleri verilerinde bu zorlu sorunun cevabını aramaya devam edecektir. Şüphesiz ki, silahların gölgesinde şekillenen bu karamsar beklentiler, bölgesel refahın ve küresel tedarik zinciri istikrarının önündeki en büyük engel olarak kalmaya devam edecektir.

blank

Çin, ABD yaptırımlarına meydan okudu

Prev
blank

Pezeşkiyan: Hiç kimse bizi teslim olmaya zorlayamaz

Sonraki
Faizsiz Ev & Araba