Trump: İran limanlarındaki abluka kaldırılırsa anlaşma olmaz | vkmfinans
Döviz Kurları
Döviz Kurları
USD/TRY
%0.10
44,9247
EUR/TRY
%-0.03
52,7818
GBP/TRY
%-0.02
60,7150
CHF/TRY
%0.21
57,5995
SAR/TRY
%0.11
11,9793
JPY/TRY
%0.00
0,2821
RUB/TRY
%-0.14
0,59695
EUR/USD
%0.05
1,17488
EUR/GBP
%0.00
0,8693
GBP/USD
%0.04
1,3514
BRENT/USD
%-1.50
98,95
XAU/TRY
%1.06
214.085,08
XAG/TRY
%2.58
3.527,72
CAD/TRY
%0.14
32,8962
AUD/TRY
%0.25
32,1818
SEK/TRY
%0.43
4,9074
RSD/TRY
%0.00
0,4496
XAU/USD
%0.96
4.765,41

Trump: İran limanlarındaki abluka kaldırılırsa anlaşma olmaz

Küresel enerji arzı liman ablukası ve jeopolitik risk kıskacında ABD Başkanı Trump, İran limanlarındaki abluka kaldırılırsa müzakere masasında anlaşma sağlanamayacağını açıkladı. Günlük 300 milyon dolarlık ihracat kaybı riski altındaki İran ekonomisi ve Hürmüz Bo…

Küresel enerji arzı liman ablukası ve jeopolitik risk kıskacında ABD Başkanı Trump, İran limanlarındaki abluka kaldırılırsa müzakere masasında anlaşma sağlanamayacağını açıkladı

blank
Paylaş

Küresel enerji arzı liman ablukası ve jeopolitik risk kıskacında ABD Başkanı Trump, İran limanlarındaki abluka kaldırılırsa müzakere masasında anlaşma sağlanamayacağını açıkladı. Günlük 300 milyon dolarlık ihracat kaybı riski altındaki İran ekonomisi ve Hürmüz Boğazı’ndaki enerji akışı piyasaları tedirgin ediyor.

Jeopolitik stratejiler ekseninde liman ablukası ve etkileri

Küresel finans piyasaları, makroekonomik dengeleri derinden sarsma potansiyeli taşıyan Orta Doğu’daki jeopolitik gelişmeleri yakından takip ederken, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump’tan gelen son açıklamalar piyasalardaki gerilimi ve belirsizliği yeni bir boyuta taşıdı. Trump, ABD donanmasının İran limanları üzerinde uyguladığı askeri ve ekonomik yaptırımların gevşetilmesi durumunda, Tahran yönetimi ile kalıcı ve kapsamlı bir barış anlaşmasına varılmasının imkansız hale geleceğini net bir dille ifade etti. Salı gecesi kendisine ait Truth Social platformundaki resmi hesabından stratejik bir değerlendirme paylaşan Trump, İran tarafının ne tür diplomatik söylemler geliştirirse geliştirsin, küresel enerji ticaretinin şahdamarı konumundaki Hürmüz Boğazı‘nın uluslararası deniz trafiğine açık kalmasını asıl arzulayan taraf olduğunu, zira kapalı kaldığı her gün milyarlarca dolarlık ekonomik zarara uğradığını belirtti. Bu açıklama, ABD yönetiminin abluka stratejisini sadece askeri bir çevreleme harekatı olarak değil, karşı tarafı ekonomik olarak tüketerek masaya oturmaya mecbur bırakan agresif bir pazarlık kaldıracı (leverage) olarak kurguladığını göstermektedir. Uluslararası ilişkiler ve ekonomi politiği uzmanları, uygulanan bu katı abluka politikasının, “maksimum baskı” (maximum pressure) doktrininin en sert fiziki tezahürü olduğunu belirtmektedirler. Trump, diplomatik kulislerde dönen pazarlıklara atıfta bulunarak, “Dört gün önce bana geldiler ve ‘Efendim, İran boğazı hemen açmak istiyor’ dediler. Ancak bunu yaparsak, İran ile asla bir anlaşma olamaz, ülkelerinin geri kalanını, liderleri dahil, havaya uçurmadığımız sürece” ifadelerini kullandı. Bu çarpıcı beyanat, yaptırımların gevşetilmesinin karşı tarafa bir taviz olarak algılanacağı ve diplomatik masada ABD’nin elini zayıflatacağı yönündeki stratejik okumanın bir sonucudur. Piyasalar açısından bu durum, krizin kısa vadede bir “kazan-kazan” (win-win) uzlaşmasıyla sonuçlanmayacağının, aksine ekonomik bir yıpratma savaşına (war of attrition) dönüşeceğinin en somut göstergesidir. Finansal varlık fiyatlamalarında, bu tür uzlaşmaz tavırların genellikle risk primlerini (risk premiums) artırdığı ve güvenli liman varlıklarına (safe haven assets) yönelik talebi körüklediği bilinmektedir. Dolayısıyla, İran limanları etrafındaki bu askeri ve ekonomik kuşatma, sadece bölgesel bir sorun olmaktan çıkıp, küresel piyasaların risk iştahını doğrudan belirleyen makroekonomik bir bariyere dönüşmüştür. Diplomatik masadaki bu restleşme, aynı zamanda küresel sermaye hareketlerinin yönünü de etkilemektedir. Yatırımcılar, Hürmüz Boğazı‘ndaki bu fiili tıkanıklığın ne kadar süreceğini analiz ederken, senaryo analizlerini (scenario analysis) en kötü duruma göre güncellemeye başlamışlardır. Bir ülkenin dış ticaretinin ana arterlerinin kesilmesi, o ülkenin sadece enerji ihracatını değil, aynı zamanda temel gıda, ilaç ve sanayi hammaddesi ithalatını da imkansız hale getirir. Trump yönetiminin bu stratejisi, ekonomik acıyı maksimize ederek iç politikada bir kırılma yaratmayı ve yönetimi koşulsuz bir anlaşmaya zorlamayı hedeflemektedir. Ancak finans piyasaları, köşeye sıkışmış bir ekonominin asimetrik ve öngörülemez reaksiyonlar verebileceği riskini de fiyatlamalarına (pricing in) dahil etmek zorundadır. Bu nedenle, uygulanan abluka ne kadar uzun sürerse, küresel piyasalardaki volatilite (oynaklık) beklentisi de o denli yüksek kalmaya devam edecektir.

İran ekonomisinin karşı karşıya kaldığı günlük finansal zarar

Makroekonomik analizler, dışa açık ve tek bir emtiaya (petrol ve doğal gaz) aşırı bağımlı olan ekonomilerin, uluslararası ambargolar karşısında ne denli kırılgan olduğunu tarihsel olarak defalarca kanıtlamıştır. Bazı uluslararası ekonomi analistleri ve düşünce kuruluşları, tam anlamıyla uygulanan ve deniz ulaşımını sıfır noktasına çeken bir abluka uygulamasının, İran’ı günlük yaklaşık 300 milyon dolarlık devasa bir ihracat gelirinden mahrum bırakabileceğini öne sürmektedir. Bu rakam, aylık bazda 9 milyar dolar, yıllık bazda ise 100 milyar doları aşan bir döviz kaybı anlamına gelmektedir ki bu da ülkenin gayrisafi yurt içi hasılasının (GSYH) çok önemli bir kısmının buharlaşması demektir. İran limanları üzerinden gerçekleştirilen petrokimya, ham petrol, demir-çelik ve tarım ürünleri ihracatının bıçak gibi kesilmesi, ülke ekonomisinin ihtiyaç duyduğu sıcak döviz girişini anında kurutmaktadır. Döviz rezervlerinin erimesi, yerel para birimi olan Riyal’in yabancı para birimleri karşısında serbest düşüşe geçmesine ve karaborsa kurlarının patlamasına zemin hazırlamaktadır. Bu devasa günlük gelirin kaybedilmesi, sadece devlet bütçesinde astronomik açıklara (budget deficit) neden olmakla kalmayıp, ekonomiyi ayakta tutmak için hayati önem taşıyan ithalat süreçlerini de tamamen aksatmaktadır. Sanayi üretiminde kullanılan ara malların, ileri teknoloji ürünlerinin ve hatta temel tüketim malzemelerinin İran limanları üzerinden ülkeye giriş yapamaması, ülke içinde eşi benzeri görülmemiş bir arz şoku (supply shock) yaratmaktadır. Arzın daraldığı ancak talebin devam ettiği bu ortam, hiperenflasyon sarmalının hızlanmasına ve halkın satın alma gücünün (purchasing power) dramatik bir şekilde çökmesine yol açmaktadır. Merkez Bankası’nın (CBI) para politikasında kullanabileceği faiz artırımı veya döviz müdahalesi gibi geleneksel araçlar, abluka gibi fiziki ve yapısal bir dış şok karşısında tamamen işlevsiz kalmaktadır. Hükümetin bütçe açıklarını kapatmak için para basma (monetization) yoluna gitmesi ise, enflasyonist yangına benzin dökmekle eşdeğerdir. Finansal kurumlar, İran ekonomisinin dayanıklılık sınırlarını (stress tests) hesaplarken, günlük 300 milyon dolarlık bu kanamanın ne kadar sürdürülebileceğini sorgulamaktadır. Ülkenin sahip olduğu “direniş ekonomisi” (resistance economy) modelleri, yasadışı ticaret ağları veya alternatif kara sınırları üzerinden yapılan kayıt dışı ticaret, İran limanları üzerinden yapılan devasa deniz ticaretinin hacmini ikame etmekten çok uzaktır. Bu ekonomik boğulma taktiği, Trump’ın anlaşma şartlarını dikte edebilmesi için kurgulanmış bir strateji olsa da, bölgesel bir çöküşün komşu ekonomilere ve kayıt dışı finansal ağlara (hawala sistemi gibi) yapacağı bulaşma etkisi (contagion effect) uluslararası piyasalar tarafından endişeyle izlenmektedir. Ekonomik çöküşün eşiğindeki bir ülkenin, müzakere masasında radikal tavizler mi vereceği yoksa jeopolitik çatışmayı daha da mı tırmandıracağı sorusu, risk analistlerinin masasında duran en büyük muammadır.

Hürmüz boğazı kilitlenirken küresel enerji piyasalarında kriz

Dünya ekonomisinin büyüme motorunu çalıştıran en temel yakıt olan petrolün küresel dolaşımında, Hürmüz Boğazı tartışmasız en stratejik geçiş noktasıdır (chokepoint). Dünyada günlük olarak tüketilen petrolün yaklaşık beşte birinin ve sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) arzının devasa bir kısmının bu dar su yolundan geçtiği düşünüldüğünde, boğazın etrafındaki her türlü askeri hareketlilik enerji piyasalarında deprem etkisi yaratmaktadır. ABD’nin İran limanları özelinde uyguladığı ablukanın, genişleyerek Hürmüz Boğazı‘ndaki genel deniz trafiğini felç etmesi, uluslararası enerji borsalarında “arz yönlü bir şok” (supply-side shock) fiyatlamasını tetiklemektedir. Vadeli işlem piyasalarında (futures markets) işlem gören Brent ve Batı Teksas Türü (WTI) ham petrol kontratları, bu kilitlenmenin süresine ve derinliğine bağlı olarak yüksek bir oynaklık (volatility) sergilemektedir. Enerji ithalatına bağımlı olan sanayi devleri (Çin, Japonya, Güney Kore, Avrupa Birliği), bu darboğaz nedeniyle enerji güvenliklerini sağlamak adına alternatif tedarik kaynaklarına ve stratejik petrol rezervlerine (SPR) yönelmek zorunda kalmaktadırlar. Hürmüz Boğazı‘nın kapanması veya trafiğin ciddi şekilde aksaması, sadece fiziksel petrolün pazara ulaşamaması anlamına gelmez; aynı zamanda denizcilik sektöründe astronomik maliyet artışlarına neden olur. Kriz bölgesine girmek zorunda kalan tankerler için sigorta şirketlerinin talep ettiği savaş riski primleri (war risk premiums) rekor seviyelere fırlamıştır. Ayrıca, gemi kiralama bedelleri (freight rates) ve lojistik gecikmeler, nihai tüketiciye ulaşan petrolün varil maliyetini çok daha yukarılara çekmektedir. Trump’ın “İran boğazı hemen açmak istiyor çünkü para kaybediyor” şeklindeki ifadesi, aslında küresel enerji tüccarlarının (commodity traders) da en büyük arzusunu yansıtmaktadır. Ancak ABD’nin “abluka kaldırılırsa anlaşma olmaz” şeklindeki sert duruşu, Hürmüz Boğazı‘nın kısa vadede güvenli bir ticaret rotası olmaktan çıkıp, askeri bir tampon bölgeye dönüştüğünü teyit etmektedir. Enerji piyasalarındaki bu arz daralması beklentisi, merkez bankalarının para politikalarını da doğrudan zorlaştırmaktadır. Petrol fiyatlarındaki yukarı yönlü şoklar, maliyet enflasyonunu (cost-push inflation) körükleyerek, enflasyonla mücadele eden ülkelerin faiz indirim süreçlerini (rate cut cycles) sekteye uğratmaktadır. Özellikle gelişmekte olan piyasalar (Emerging Markets) için yükselen enerji faturaları, cari açıkların (current account deficits) genişlemesine ve yerel para birimlerinin değer kaybetmesine yol açmaktadır. Dolayısıyla, Hürmüz Boğazı‘ndaki bu kriz, sadece bölgesel bir denizcilik sorunu değil; dünya ekonomisini stagflasyon (durgunluk içinde enflasyon) riskiyle karşı karşıya bırakan küresel bir makroekonomik tehdittir. Piyasa katılımcıları, boğazdaki fiziki gemi hareketliliğini uydular ve AIS (Otomatik Tanımlama Sistemi) verileri üzerinden saniye saniye izleyerek, enerji arzının geleceğine dair projeksiyonlar üretmeye çalışmaktadırlar.

Mufg analizi ışığında uzayan çıkmaz ve piyasa fiyatlamaları

Böylesine karmaşık ve çok bilinmeyenli kriz ortamlarında, uluslararası yatırım bankalarının ve makroekonomik stratejistlerin analizleri, piyasaların yön bulmasında kritik bir rol oynamaktadır. Japon finans devi MUFG Bank’ın kıdemli döviz analisti Lloyd Chan tarafından yayımlanan kapsamlı araştırma notu, piyasa beklentilerindeki karamsarlığı ve mevcut durumun yapısal analizini kusursuz bir şekilde özetlemektedir. Chan, yayımladığı raporda, ABD-İran çatışmasının hızlı ya da kalıcı bir çözüme yönelmekten çok, “uzayan bir çıkmaza” (prolonged stalemate) dönüştüğünü belirtti. Finansal piyasalar için “uzayan çıkmaz”, en istenmeyen senaryoların başında gelir. Zira piyasalar, olumlu veya olumsuz net bir sonucu fiyatlamayı, belirsizlik içinde sürüklenmeye tercih ederler. Bu çıkmaz hali, yatırımcıların sermayelerini uzun vadeli projelere yönlendirmesini engellerken, şirketlerin de yatırım kararlarını (Capex) ertelemelerine neden olmaktadır. Analist Lloyd Chan, ABD’nin İran limanlarına yönelik sürdürdüğü ablukayı, “Tahran’ı bir barış anlaşmasına zorlamak ya da daha fazla askeri tırmanma riskiyle karşı karşıya bırakmak için kullandığını” ifade etti. Bu tespit, abluka uygulamasının pasif bir tecrit politikası olmadığını, aksine son derece aktif ve sonuç odaklı bir ekonomik silah olduğunu doğrulamaktadır. Washington yönetimi, ekonomik tahribatın maliyeti ile askeri tırmanışın (escalation) bedeli arasında bir tercih yapmaya zorladığı rakibini, masada kendi şartlarını dikte edebileceği bir noktaya getirmeyi amaçlamaktadır. Ancak bu tür “köşeye sıkıştırma” stratejileri, karşı tarafın asimetrik misillemelerde bulunma ihtimalini artırdığı için, döviz piyasalarında (FX markets) ve emtia borsalarında risk iştahını (risk-on sentiment) baskılamaktadır. Gelişmekte olan ülke para birimleri değer kaybederken, Amerikan Doları ve ons altın gibi güvenli limanlar bu analizlerin ışığında prim yapmaktadır. Analiste göre bu tablo, piyasalar açısından Hürmüz Boğazı üzerinden enerji akışlarında süregelen bozulma (ongoing disruption) anlamına geliyor. Süregelen bozulma, geçici bir arz şokundan ziyade, enerji tedarik zincirlerinde yapısal bir kırılmaya işaret eder. Eğer enerji piyasaları, bu dar boğazın uzun aylar boyunca kapalı kalacağını veya kısıtlı kapasiteyle çalışacağını kalıcı olarak fiyatlamaya başlarsa, küresel enerji endüstrisinde milyarlarca dolarlık alternatif altyapı yatırımlarının (yeni boru hatları, LNG terminalleri) yapılması gündeme gelecektir. Ancak kısa vadede, bu bozulmanın telafisi imkansızdır. MUFG’nin analizi, kurumsal portföy yöneticilerine (portfolio managers) Orta Doğu riskini portföylerinde kalıcı bir değişken olarak modellemeleri gerektiği yönünde güçlü bir sinyal vermektedir.

Deniz lojistiğinde aksamalar ve tedarik zinciri enflasyonu

Uygulanan ekonomik ve askeri kuşatmanın sahadaki fiziki karşılığı, uluslararası denizcilik verilerinde açıkça görülmektedir. ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM), 13 Nisan’da başlayan abluka sürecinden bu yana tam 28 ticari geminin geri dönmeye veya başka bir limana yönlendirilmeye (rerouting) mecbur bırakıldığını açıkladı. Bu rakam, sadece 28 gemilik bir taşıma kapasitesinin kaybını değil, aynı zamanda küresel lojistik ağlarında yaratılan devasa bir zincirleme reaksiyonu (ripple effect) temsil etmektedir. Geri çevrilen her bir gemi, zamanında teslim edilemeyen milyonlarca dolarlık ham petrol, petrokimya ürünü veya kuru yük anlamına gelmektedir. Gemilerin rotalarının değiştirilmesi, sefer sürelerinin uzamasına, yakıt tüketiminin (bunker costs) artmasına ve gemi kiralama piyasalarında (chartering markets) gemi arzının daralmasına yol açmaktadır. Ton-mil (ton-mile) talebindeki bu suni artış, navlun fiyatlarını tırmandırarak tüm ithalatçı ülkeler için dış ticaret maliyetlerini yükseltmektedir. İran limanları varışlı veya çıkışlı rotaların kapatılması, bölgede faaliyet gösteren diğer komşu ülke limanlarında da sıkışıklıklara (port congestion) neden olmaktadır. Geri çevrilen gemiler, yüklerini boşaltmak veya yeni emirleri beklemek için güvenli limanlarda demirlemek zorunda kalmakta, bu da o limanların operasyonel kapasitelerini aşmalarına yol açmaktadır. Tedarik zinciri yönetimi açısından, “tam zamanında üretim” (just-in-time) modelini benimseyen küresel fabrikalar için bu tür lojistik kesintiler yıkıcıdır. İhtiyaç duyulan hammaddenin zamanında ulaşmaması, üretim bantlarının durmasına ve sanayi üretim endekslerinin daralmasına neden olur. CENTCOM’un paylaştığı bu veri, aslında askeri bir rapor olmaktan çok, küresel ticaretin nasıl adım adım felç edildiğinin lojistik bir belgesidir. Lojistik maliyetlerindeki bu artış, doğrudan makroekonomik bir probleme, yani “tedarik zinciri enflasyonuna” (supply chain inflation) dönüşmektedir. Taşıma maliyetleri, nihai ürünün raf fiyatının içine doğrudan entegre edildiği için, şirketler artan bu maliyetleri kendi kar marjlarından eritmek yerine tüketicilere yansıtmayı tercih ederler. Abluka politikasının uzaması, enflasyon sepetlerindeki taşıma ve enerji kalemlerinin yukarı yönlü katı (rigid) bir seyir izlemesine neden olmaktadır. Bu durum, sadece bölgesel bir sorun olmaktan çıkıp, okyanusları aşan ve Avrupa’dan Asya’ya kadar tüm merkez bankalarının enflasyonla mücadele politikalarını baltalayan küresel bir baş ağrısı haline gelmiştir. 28 geminin geri çevrilmesi, okyanusta bir damla gibi görünse de, yarattığı lojistik dalgalanma küresel ekonominin kıyılarına sert bir şekilde vurmaktadır.

Küresel makroekonomik dengeler ve merkez bankası politikaları

Jeopolitik gerilimlerin ve İran limanları etrafında örülen çelikten duvarın, küresel makroekonomik ekosistem üzerinde yarattığı sarsıntı, merkez bankalarının para politikası kurullarını da acil durum senaryoları üzerinde çalışmaya itmiştir. Amerika Birleşik Devletleri Merkez Bankası (Fed), Avrupa Merkez Bankası (ECB) ve diğer majör kurumlar, faiz oranlarını belirlerken Hürmüz Boğazı‘ndan geçen petrol varillerinin sayısını ve enerji fiyatlarındaki oynaklığı artık bir numaralı dışsal risk faktörü (exogenous risk factor) olarak değerlendirmektedirler. Trump yönetiminin, “abluka kaldırılırsa anlaşma olmaz” şeklindeki sert ve tavizsiz tutumu, enerji piyasalarındaki belirsizliğin kalıcı olacağını teyit ettiğinden, merkez bankalarının “enflasyonda kalıcı düşüş” beklentileri sekteye uğramaktadır. Enerji fiyatları, Tüketici Fiyat Endeksi’ni (TÜFE) doğrudan, üretim maliyetleri kanalıyla da Üretici Fiyat Endeksi’ni (ÜFE) dolaylı olarak etkilediği için, bu kriz para politikasının gevşetilmesi (faiz indirimleri) umutlarını suya düşürmektedir. Faiz oranlarının beklenenden daha uzun süre yüksek seviyelerde (higher for longer) kalması ihtimali, küresel hisse senedi piyasalarında değerleme çarpanlarının (valuation multiples) daralmasına neden olmaktadır. Şirketlerin borçlanma maliyetleri artarken, tüketicilerin harcanabilir gelirleri enflasyon ve yüksek kredi faizleri karşısında erimektedir. Bu ekonomik yavaşlama sinyalleri, abluka uygulamasının sadece hedef ülkeyi değil, aynı zamanda küresel talebi de dolaylı olarak nasıl boğduğunu göstermektedir. Özellikle gelişmekte olan piyasalar, bu çift yönlü kıskaçtan (yüksek enerji maliyetleri ve yüksek ABD faizleri) en çok zarar gören ekonomilerdir. Döviz rezervleri zayıf olan ve enerji ithal eden ülkeler, bu makroekonomik fırtınada ödemeler dengesi krizi yaşama riskiyle karşı karşıya kalmaktadırlar. Ayrıca, bu süreçte Amerikan Doları’nın (USD) küresel rezerv para birimi olma statüsü, jeopolitik kriz anlarında sığınılacak nihai güvenli liman olması sebebiyle daha da güçlenmektedir. DXY endeksindeki yükseliş, dolar borcu olan şirketler ve ülkeler için borç servis maliyetlerini içinden çıkılmaz bir hale getirmektedir. Trump’ın diplomatik stratejisinin bir parçası olan bu ekonomik savaş, sadece müzakere masasını değil, küresel borç piyasalarını, tahvil getirilerini (bond yields) ve uluslararası sermaye akımlarını da yeniden şekillendirmektedir. Makroekonomik denge, artık sadece ekonomik verilerle değil, Washington ile Tahran arasındaki siyasi irade savaşıyla belirlenen son derece hassas bir ip üzerinde yürümektedir.

Uluslararası ticaretin geleceği ve anlaşma ihtimallerinin yönü

Trump’ın “ülkelerinin geri kalanını, liderleri dahil, havaya uçurmadığımız sürece” şeklindeki diplomatik teamülleri aşan sert retoriği, olası bir anlaşmanın zeminini son derece dar bir alana hapsetmektedir. Bu tür söylemler, İran limanları üzerindeki ablukanın kısa vadede kaldırılmayacağının en net kanıtıdır. Finansal piyasalar, bu durumu “maksimum belirsizlik” olarak fiyatlarken, uluslararası ticaret hukukunun ve serbest dolaşım ilkelerinin jeopolitik çıkarlar uğruna nasıl askıya alınabileceğini de tecrübe etmektedir. Küresel tedarik zincirleri, artık verimlilik (efficiency) odaklı olmaktan çıkarak, dayanıklılık (resilience) ve jeopolitik risklerden arınma (de-risking) odaklı yeni bir dönüşüm sürecine girmektedir. Şirketler, ticaret rotalarını belirlerken Hürmüz Boğazı gibi riskli bölgelerden ziyade, daha güvenli ancak maliyetli alternatiflere yönelmek zorunda kalacaklardır. Peki, bu uzayan çıkmazdan bir anlaşma doğabilir mi? Uluslararası ilişkiler teorileri, her iki tarafın da katlandığı ekonomik ve siyasi maliyetlerin sürdürülemez bir noktaya ulaştığında (hurting stalemate), müzakere masasına dönüşün kaçınılmaz olduğunu öne sürer. İran ekonomisinin günlük 300 milyon dolarlık kanamayı daha ne kadar tolere edebileceği, bu sürecin süresini belirleyecek ana faktördür. Ancak ABD tarafında da Trump yönetiminin yaklaşan seçim döngüsü veya iç kamuoyu baskıları, bu katı politikanın bir noktada esnetilmesini gerektirebilir. Finans piyasaları için ideal senaryo, ablukanın kademeli olarak kaldırılması karşılığında güvenlik garantilerinin alınması ve enerji arzının normale dönmesidir. Ancak mevcut açıklamalar ışığında, bu ideal senaryo ufukta görünmemektedir. Sonuç itibarıyla, ABD ve İran arasındaki bu stratejik satranç oyunu, limanların kapatılması ve enerji koridorlarının tıkanmasıyla, tüm dünya ekonomisini rehin alan devasa bir makroekonomik probleme dönüşmüştür. Piyasalar, günlük haber akışlarına (headline risk) son derece duyarlı bir şekilde, her yeni açıklamayı döviz, emtia ve hisse senedi fiyatlamalarına anında yansıtarak bu tarihi krizin seyrini kaydetmeye devam etmektedir. Anlaşma ihtimali, ancak her iki tarafın da “maksimum acı” eşiğini test edip, diplomatik rasyonaliteye dönmesiyle mümkün olabilecektir; o güne kadar küresel ekonomi, bu ateş çemberinin etrafında dönmeye devam edecektir.

blank

İngiltere’de ücret artışlarında nisanda yavaşlama sinyali görüldü

Prev
blank

Kazaks: ECB faiz artırımında acele etmeme lüksüne sahip

Sonraki
Faizsiz Ev & Araba