Japonya Maliye Bakan Yardımcısı Atsushi Mimura, IMF’nin ülkeyi serbest dalgalanan kur rejiminde sınıflandırmasının müdahale sıklığını engellemediğini belirterek piyasaları izlediklerini ve ABD ile günlük temas halinde olduklarını vurguladı.
Japonya’nın döviz piyasasındaki stratejik duruşu ve imf normları
Küresel ekonomi sahnesinde para birimlerinin değeri, salt arz ve talep dengesiyle değil, aynı zamanda ülkelerin uyguladığı makroekonomik politikalar ve uluslararası kuruluşların belirlediği regülatif çerçevelerle şekillenmektedir. Japonya’nın uluslararası işlerden sorumlu Maliye Bakan Yardımcısı ve kur politikasının en üst düzey yöneticilerinden biri olan Atsushi Mimura, son dönemde finans çevrelerinde geniş yankı uyandıran bir açıklamada bulunarak, IMF tarafından yapılan sınıflandırmaların Japonya’nın egemenlik hakları ve kur politikasındaki manevra alanı üzerindeki etkilerini netleştirdi. Yapılan açıklamada, söz konusu kurumun Japonya’yı serbest dalgalanan kur rejimi kategorisinde değerlendirmesinin, ülkenin piyasaya müdahale etme sıklığını veya yöntemlerini hukuken ve fiilen kısıtlamadığının altı özenle çizildi. Bu stratejik açıklama, özellikle Japon Yeni cephesinde majör para birimleri karşısındaki oynaklığının (volatilite) arttığı bir dönemde, Tokyo yönetiminin spekülatif hareketlere karşı her an sahaya inebileceğinin en net kanıtı olarak okunmaktadır.
Japonya ekonomisi, on yıllardır süren deflasyonist baskılardan kurtulma çabası ve gelenekselleşmiş düşük faiz politikası nedeniyle, küresel sermaye akışlarının en hassas noktalarından biri haline gelmiştir. Bu durum, özellikle yüksek faizli para birimlerine geçişi hedefleyen taşıma ticareti (carry trade) operasyonlarının odağında olan ulusal para biriminin, küresel faiz oranlarındaki değişimlere karşı aşırı duyarlı olmasına yol açmaktadır. Maliye Bakan Yardımcısının ifadeleri, uluslararası denetim mekanizmalarının yılda yalnızca üç kez müdahaleye izin verdiği yönündeki piyasa söylentilerini ve teknik yorumları doğrudan hedef alarak boşa çıkarmıştır. Söz konusu sınıflandırmaların bir rehber niteliğinde olduğu, ancak piyasada yaşanan aşırı ve düzensiz hareketler karşısında bir devletin kendi ekonomik istikrarını koruma yükümlülüğünün her şeyin önünde geldiği açıkça savunulmaktadır. Ekonomi literatüründe döviz müdahalesi, merkez bankalarının veya hazine birimlerinin yerel para biriminin değerini piyasa koşullarına müdahale ederek değiştirmesi süreci olarak tanımlanır ve bu yetki doğrudan Maliye Bakanlığı’nın talimatıyla uygulanmaktadır.
Yapılan bu açıklamalar, sadece teknik bir sınıflandırma tartışması olmanın çok ötesinde, aynı zamanda küresel piyasalara verilmiş stratejik bir sözlü yönlendirme (forward guidance) niteliği taşımaktadır. Japonya’nın kur politikasından sorumlu isminin, spesifik döviz seviyeleri hakkında yorum yapmayı kesin bir dille reddetmesi, ancak piyasaları yakından takip etmeye devam ettiğini belirtmesi, piyasa aktörleri üzerinde tetikte olma algısını güçlendirmektedir. Bu durum, finansal yatırımcıların, devasa hedge fonların ve kurumsal portföy yöneticilerinin, açtıkları açık pozisyonları (short positions) yeniden gözden geçirmelerine neden olmaktadır. Özellikle küresel faiz hadlerinin seyri ile Japonya’nın para politikası arasındaki makasın daralmaya veya genişlemeye başladığı kritik dönemeçlerde, Tokyo’dan gelen bu tarz kararlı açıklamalar, piyasadaki risk primlerini doğrudan etkileyen ve spekülatif atakların maliyetini artıran caydırıcı bir faktör olarak karşımıza çıkmaktadır.
Serbest dalgalanan kur rejimi ve müdahale sıklığı tartışmaları
Uluslararası finansal sistemin en büyük denetleyicisi konumundaki IMF, her yıl üye ülkelerin makroekonomi politikalarını denetleyen meşhur Madde 4 istişareleri kapsamında, ülkelerin kur rejimlerini detaylı bir şekilde sınıflandırmaktadır. Bu sınıflandırma metotları içerisinde yer alan serbest dalgalanan statüsü, bir ülkenin döviz kurunun tamamen serbest piyasa dinamikleri tarafından belirlendiğini ve kamu otoritelerinin piyasaya doğrudan müdahalelerinin ancak istisnai durumlarda gerçekleştiğini varsayar. Ancak, Atsushi Mimura tarafından yapılan son çıkış, bu istisnai durumların sıklığı ve sınırları konusundaki teknik tartışmalara yepyeni bir boyut kazandırmıştır. Yapılan değerlendirmelere göre, ülkenin bu kategoride yer alması, finansal istikrarı tehdit eden ani ve yıkıcı kur hareketlerine karşı otoritelerin elini kolunu bağlayan bir yasal pranga niteliği taşımamaktadır. Özellikle yılda sadece üç kez müdahale edilebileceği yönündeki zımni kuralın bağlayıcı bir kısıtlama olmadığını belirten yetkililer, ülkenin kendi ekonomik öncelikleri doğrultusunda agresif hareket etme kararlılığını tüm dünyaya ilan etmiştir.
Japonya’nın bu konudaki tarihi hassasiyeti, geçmişte güçlü veya zayıf para birimi dönemlerinde yaşanan ağır ekonomik travmalardan beslenmektedir. Zayıf bir Japon Yeni, ihracatçı dev teknoloji ve otomotiv şirketlerinin karlılığını kağıt üzerinde artırırken, diğer yandan ithal edilen hammadde ve enerji maliyetlerini geometrik olarak yükselterek tüketici enflasyonunu körüklemektedir. Bu hassas dengeyi korumak zorunda olan Maliye Bakanlığı, piyasanın rasyonel ekonomik temellerden koptuğunu ve spekülatif bir çılgınlığa sürüklendiğini düşündüğü anlarda müdahale mekanizmasını acımasızca çalıştırabilmektedir. Sınıflandırmaya dair yapılan bu yorumlar, aslında uluslararası toplumda kur manipülatörü damgası yemeden, piyasa oynaklığını dizginleme ve ulusal serveti koruma çabasının hukuki bir parçasıdır. Gelişmiş ülkelerin katıldığı uluslararası zirvelerde sıkça gündeme gelen piyasa tarafından belirlenen döviz kurları prensibi, söz konusu ülke tarafından esnek ve pragmatik bir şekilde yorumlanmaktadır. Tokyo yönetimi, müdahaleyi sadece bir fiyat belirleme aracı olarak değil, bir makroekonomik oynaklık yönetimi aracı olarak lanse ederek meşruiyet zeminini sağlamlaştırmaktadır.
Finansal piyasalarda müdahale sıklığına ilişkin tartışmalar, genellikle uluslararası şeffaflık ve hesap verebilirlik ilkeleri üzerinden şekillenir. Açıklamalarıyla gündem yaratan Atsushi Mimura, müdahale sıklığının kısıtlanmadığını ifade ederken, aslında piyasadaki spekülatörlerin beklediği o hayali müdahale limiti doldu senaryosunu tamamen devre dışı bırakmıştır. Bu hamle, kur savaşlarının her zaman masada olduğu ve sermaye hareketlerinin saniyeler içinde yön değiştirdiği bir küresel finansal iklimde, ülkenin savunma kalkanını asla düşürmeyeceğinin açık bir ilanıdır. Serbest dalgalanma kavramı, Japon ekonomi bürokrasisi için piyasanın kendi haline bırakılması (laissez-faire) anlamına gelmemekte; aksine, piyasanın ancak sağlıklı ve rasyonel çalıştığı sürece serbest bırakılacağı anlamına gelmektedir. Spekülatif köpüklerin oluştuğu anlarda ise, devletin görünmez elinin yerini doğrudan ve sert bir finansal müdahale almaktadır.
Washington ile günlük temas ve küresel finansal diplomasi trafiği
Modern ekonomilerde döviz kurlarının yönetimi, sadece ulusal sınırları ilgilendiren bir mesele olmaktan çıkmış, aynı zamanda uluslararası ilişkilerin ve jeopolitik dengelerin en kritik unsurlarından biri haline gelmiştir. Bu bağlamda, Japonya’nın üst düzey yetkilisinin, Amerika Birleşik Devletleri yetkilileriyle günlük temas halinde olduğunu özellikle basına sızdırması, uygulanan kur stratejisinin Washington onayı veya en azından koordinasyonu olmadan tek taraflı (unilateral) yürütülmediğini göstermektedir. ABD Hazine Bakanlığı’nın yayımladığı ve ülkeler için ciddi ticari yaptırımlar barındıran Döviz Manipülasyonu İzleme Listesi’nde yer almak istemeyen Japonya, müdahalelerini meşru ve kabul edilebilir bir temele oturtmak için en büyük müttefikiyle sürekli bir bilgi ve veri paylaşımı içerisindedir. Bu günlük temaslar, piyasadaki ani hareketlerin perde arkasındaki nedenleri, küresel sermaye akışlarının yönü ve olası bir müdahalenin büyüklüğü gibi konularda iki dev ekonomi arasındaki sarsılmaz güven bağını temsil etmektedir.
Küresel finans sisteminde Amerikan Doları’nın sahip olduğu tartışılmaz rezerv para statüsü, diğer majör para birimlerinin dolar karşısındaki değerini stratejik bir güvenlik ve ticaret meselesi haline getirmektedir. Japon Yeni cephesinde yaşanan keskin değer kayıpları, sadece Japonya’nın iç piyasasını değil, aynı zamanda ABD’nin ikili ticaret dengesini ve Asya’daki Amerikan yatırımlarının rekabet gücünü de derinden etkilemektedir. Kurmayların Washington ile yürüttüğü bu yakın ve kesintisiz diplomasi, olası bir fiili müdahale sonrasında uluslararası arenadan gelebilecek eleştirileri önceden göğüsleme ve nötralize etme stratejisinin bir parçasıdır. ABD yetkililerinin, Japonya’nın müdahalelerini ticari bir avantaj sağlamak için değil, sadece düzensiz piyasa hareketlerini yumuşatmak amacıyla yapıldığını kabul etmesi, Tokyo yönetimi için uluslararası meşruiyetin anahtarıdır. Bu durum, IMF sınıflandırmasının bağlayıcı olmadığı vurgulanırken, aslında arka planda çok daha güçlü bir müttefik desteği olduğuna dair piyasaya verilen ince bir mesajdır.
Uluslararası finans diplomasisinin en ince kurallarından biri de stratejik belirsizlik (strategic ambiguity) yaratmaktır. Yetkilinin kur seviyeleri hakkında spesifik bir rakam veya sınır vermeyi reddetmesi, bu stratejinin kusursuz bir uygulamasıdır. Belirli bir seviye zikretmemek, spekülatörlerin nerede kırmızı çizgi olduğunu tahmin etmesini imkansızlaştırarak, piyasaya karşı yapılan atakların maliyetini ve riskini katlanarak artırır. Ancak Washington ile kurulan bu sıkı diyalogun altının çizilmesi, piyasaya biz bu savaşta yalnız değiliz mesajını güçlü bir şekilde iletir. Kurumsal yatırımcılar ve fon yöneticileri için ABD ve Japonya hazinelerinin aynı vizyonda buluşması, olası bir müdahalenin etkisinin çok daha kalıcı, yıkıcı ve geri dönülemez olabileceği anlamına gelir. Bu yoğun diplomasi trafiği, ülkenin ekonomik egemenliğini korurken aynı zamanda küresel finansal mimarideki sistemik sorumluluklarını da harfiyen yerine getirdiğini gösteren muazzam bir denge oyunudur.
Japon yeni üzerindeki spekülatif baskı ve makroekonomik riskler
Ülkenin para birimi üzerinde son dönemde oluşan devasa baskı, sadece anlık spekülatif işlemlerden değil, ülkenin derin yapısal makroekonomik tercihlerinden ve küresel merkez bankaları arasındaki devasa faiz farklarından (interest rate differentials) kaynaklanmaktadır. Gelişmiş Batı ekonomilerinin enflasyonla mücadele kapsamında faiz oranlarını on yılların en yüksek seviyelerinde tuttuğu bir konjonktürde, Japonya’nın faizleri düşük tutma veya sadece çok cüzi kademeli artışlara izin verme stratejisi, Japon Yeni üzerinde doğal ve sürekli bir değer kaybı baskısı yaratmaktadır. Bu asimetrik durum, küresel yatırımcıların düşük maliyetli Japon para biriminden borçlanıp, elde ettikleri fonları yüksek faiz getirisi sunan Amerikan veya Avrupa devlet tahvillerine yatırmasına neden olmakta, bu da yerel para biriminin uluslararası piyasalarda sürekli olarak satış yemesini hızlandırmaktadır. Hükümet kanadından gelen son açıklamalar, bu yapısal ekonomik realitenin yarattığı baskıyı sözlü müdahalelerle hafifletmek ve piyasadaki tek yönlü bahisleri kırmak amacını gütmektedir.
Makroekonomik açıdan değerlendirildiğinde, sürekli değer kaybeden zayıf bir para birimi, Japonya gibi devasa bir ekonomi için adeta iki ucu keskin bir bıçak niteliğindedir. Bir yanda ülkenin dünya çapındaki dev ihracatçı şirketleri, yurt dışı satışlarından elde ettikleri döviz gelirlerini yerel para birimine çevirdiklerinde bilançolarında devasa rekor karlar açıklamakta ve bu durum ülkenin borsa endekslerini tarihi zirvelere taşımaktadır. Ancak madalyonun diğer yüzünde, ülkenin enerji (petrol, doğalgaz) ve temel gıda maddelerinde neredeyse tamamen dışa bağımlı olması gerçeği yatmaktadır. Zayıf kur, ithal edilen bu temel kalemlerin maliyetlerini astronomik seviyelere çıkartarak üretici ve tüketici fiyatları endeksini (TÜFE) sert bir şekilde yukarı çekmektedir. İthalata dayalı bu maliyet enflasyonu, halkın reel satın alma gücünü eritmekte ve iç talebi baskılayarak uzun vadeli ekonomik büyümeyi tehlikeye atmaktadır.
Atsushi Mimura ve ekibinin piyasayı yakından takip ettiği yönündeki ısrarlı vurguları, Maliye Bakanlığı’nın enflasyon üzerindeki bu amansız kur baskısını artık bir ulusal ekonomik güvenlik meselesi olarak gördüğünün en somut işaretidir. Hangi kur rejimine tabi olunursa olunsun, bir hükümetin en temel görevlerinden biri, vatandaşlarının refahını ve şirketlerinin öngörülebilirliğini dışsal kur şoklarından korumaktır. Finansal piyasalar, ülkenin devasa döviz rezervlerini ne zaman ve hangi seviyede kullanacağı konusunda sürekli bir tahmin yarışı içerisindedir. IMF kurallarının bir kısıtlama yaratmadığının belirtilmesi, piyasanın basit matematiksel hesaplarla hareket etmemesi gerektiğini, devletin elindeki 1,3 trilyon doları aşan döviz rezervinin her an piyasaya sürülebilecek aktif bir cephane olduğunu hatırlatmaktadır. Bu ekonomik risklerin tavan yaptığı dönemlerde, rezervleri kullanma konusundaki siyasi kararlılık, para birimini korumak adına masadaki en büyük ve en yıkıcı koz olmaya devam etmektedir.
Maliye bakanlığının piyasalara yönelik çok katmanlı savunma hattı
Modern döviz piyasaları, saniyeler içinde milyarlarca dolarlık işlem hacimlerinin gerçekleştiği, algoritmik ticaretin ve yüksek frekanslı işlemlerin egemen olduğu, spekülatif atakların bir ülkenin tüm ekonomik istikrarını dakikalar içinde bozabildiği son derece acımasız bir arenadır. Japonya Maliye Bakanlığı, bu vahşi arenada ulusal para birimini savunmak için çok katmanlı, sofistike ve öngörülemez bir savunma hattı inşa etmiştir. Bu hattın ilk ve en maliyetsiz sırasını, Atsushi Mimura gibi yetkililerin yaptığı ve piyasa jargonunda çene ile müdahale (jawboning) olarak adlandırılan sözlü uyarılar oluşturur. Piyasa hareketlerini yakından izliyoruz, gerektiğinde uygun adımları tereddütsüz atacağız veya kurdaki hareketler rasyonel temellerden uzaktır gibi standartlaşmış ancak tonu giderek sertleşen ifadeler, spekülatörlere yönelik ilk uyarı ateşi niteliğindedir. Son açıklamalar, bu savunma hattının ne kadar esnek ve kararlı olduğunu, uluslararası normların arkasına sığınmadan doğrudan piyasaya meydan okunduğunu göstermektedir.
Söz konusu savunma hattının inşasında, IMF gibi kurumların serbest dalgalanan sınıflandırmasını bir engel olarak görmemek, operasyonel bağımsızlığın hukuki zeminini güçlendiren stratejik bir hamledir. Spekülatif hareketlerin temel amacı, bir para birimindeki mevcut düşüş veya yükseliş trendini kaldıraçlı işlemlerle kullanarak hızlı ve risksiz kar elde etmektir. Ancak, bir merkez bankası veya hazine otoritesi, piyasaya öngörülemez bir zamanda, beklemedik bir hacimle ve tamamen gizlilik içinde (stealth intervention) girdiğinde, bu aşırı özgüvenli spekülatif pozisyonlar saniyeler içinde milyarlarca dolarlık zararlara uğrar. Üst düzey yetkililerin günlük temaslarını vurgulaması, müdahalenin sadece finansal hacmiyle değil, aynı zamanda zamanlaması ve müttefiklerin rızasıyla da ne kadar yıkıcı olabileceğini ima eden sofistike bir psikolojik harp taktiğidir.
Döviz müdahalesi, Japonya gibi devasa bir ekonomi için hiçbir zaman nihai bir amaç olmamış; aksine piyasadaki irrasyonel ve aşırı oynaklığı (excessive volatility) gidermek için kullanılan, cerrahi bir müdahale aracı olmuştur. Kur seviyesi hakkında konuşmayı inatla reddetmek, açığa satış yapan (short seller) fonların nereye kadar satabiliriz ve nerede durmalıyız sorularına matematiksel bir yanıt bulmasını engellemekte, onları sürekli bir korku ve belirsizlik içinde bırakmaktadır. Maliye Bakanlığı’nın kurguladığı bu savunma hattı, sadece fiziksel olarak dolar satıp Japon Yeni almakla sınırlı değildir; aynı zamanda piyasa algısını, korku endeksini ve yatırımcı psikolojisini yönetmeyi de kapsayan devasa bir satranç oyunudur. Psikolojik bariyerleri yıkan ve devletin elindeki araçları istediği sıklıkta kullanabileceği algısını yaratan bu yaklaşım, ülkenin finansal egemenliğini korumak adına atılmış en rasyonel ve caydırıcı adımlardan biri olarak ekonomi tarihindeki yerini almaktadır.
Makroekonomik istikrar ve ithalata dayalı enflasyonun dinamikleri
Uluslararası ticaretin ve tedarik zincirlerinin karmaşık yapısı, para birimi değerlemelerinin ülkelerin iç ekonomik dengeleri üzerinde doğrudan ve anında bir etki yaratmasına neden olmaktadır. Japonya ekonomisi, yapısal olarak ham madde ve enerji kaynakları açısından fakir bir coğrafyada konumlandığı için, ithalat faturası her geçen gün kabaran bir tablo çizmektedir. Özellikle Japon Yeni değer kaybettiğinde, petrol, doğalgaz, nadir toprak elementleri ve endüstriyel tarım ürünleri gibi ekonominin çarklarını döndüren temel girdilerin maliyetleri katlanarak artmaktadır. Bu durum, üretici fiyat endeksine (ÜFE) yansıyan maliyetlerin kaçınılmaz olarak nihai tüketiciye aktarılmasıyla sonuçlanmakta, bu da uzun yıllardır deflasyonla mücadele eden ülkede istenmeyen, kontrolsüz bir maliyet enflasyonu dalgası yaratmaktadır.
Bu enflasyonist döngü, hanehalkının harcanabilir gelirini (disposable income) ciddi şekilde aşındırmaktadır. Ücret artışlarının enflasyonun gerisinde kaldığı dönemlerde, iç tüketim yavaşlamakta ve perakende sektöründe daralmalar yaşanmaktadır. Hükümet yetkililerinin kur piyasasına yönelik verdikleri sert mesajların arka planında, aslında bu iç ekonomik durgunluk riskini bertaraf etme çabası yatmaktadır. Para biriminin değer kaybının enflasyon üzerindeki geçişkenlik etkisi (pass-through effect), merkez bankasının faiz politikalarını da zora sokmaktadır. Zira faiz artırımları, devasa bir kamu borcu olan ülkede borçlanma maliyetlerini artıracağından, kur üzerinden gelen enflasyonla mücadelede geleneksel para politikası araçları yetersiz kalabilmektedir. İşte tam da bu noktada, doğrudan döviz müdahaleleri, ekonomiyi soğutmadan enflasyon ithalini durdurmanın yegane silahı haline gelmektedir.
Ekonomik kurmayların ve Atsushi Mimura‘nın söylemleri, ithalata dayalı enflasyonun yarattığı sosyal ve ekonomik hoşnutsuzluğun farkında olunduğunu göstermektedir. Şirket iflaslarının artmasını önlemek, küçük ve orta boy işletmelerin (KOBİ) artan ithalat maliyetleri altında ezilmesini engellemek, makroekonomik istikrarın temel şartıdır. Uluslararası kuruluşların, örneğin IMF‘nin çizdiği teorik çerçeveler, çoğu zaman sahada yaşanan bu reel sektör sıkıntılarına anında çözüm üretememektedir. Dolayısıyla, bir ülkenin maliye hazinesi, teorik sınıflandırmalardan ziyade, pratik zorunluluklara odaklanarak piyasaya yön vermek zorundadır. Bu bağlamda, piyasa oyuncularına verilen mesaj, devletin ekonomik büyüme ve sosyal refah hedeflerinden sapmamak adına kur politikalarındaki tüm esneklikleri kullanacağı yönündedir.
Tarihsel perspektiften japonya’nın kur politikası ve beklentiler
Bir ülkenin gelecekteki ekonomik reflekslerini öngörebilmek için, o ülkenin geçmişte yaşadığı krizlere ve bu krizlere verdiği tepkilere bakmak büyük önem taşır. Japonya’nın kur müdahaleleri konusundaki tarihsel sicili, ülkenin piyasa dinamiklerine ne denli sert müdahalelerde bulunabileceğinin kanıtlarıyla doludur. 1985 yılındaki ünlü Plaza Anlaşması’ndan (Plaza Accord) bu yana, para biriminin değerinin belirlenmesi süreci, Japonya için her zaman varoluşsal bir ekonomik politika aracı olmuştur. 1990’ların sonundaki Asya Finansal Krizi sırasında para birimini desteklemek için milyarlarca dolar harcayan, 2011 yılındaki büyük deprem ve tsunami felaketinden sonra ise para biriminin aşırı değerlenmesini önlemek için devasa satışlar yapan Tokyo yönetimi, kriz anlarında dogmatik kurallara bağlı kalmadığını defalarca kanıtlamıştır.
Yakın geçmişte, özellikle 2022 ve 2024 yıllarında yaşanan müdahale serileri, Japonya’nın kur savunma mekanizmalarının modern çağdaki en somut örnekleridir. Merkez bankasının ve maliye bakanlığının koordineli olarak piyasaya girmesi, milyarlarca dolarlık döviz rezervinin saniyeler içinde eritilerek kurun stabilize edilmesi, spekülatörler için unutulmaz bir ders niteliği taşımıştır. Atsushi Mimura‘nın bugünkü söylemleri, aslında bu tarihsel sürekliliğin ve kurumsal refleksin yeni bir halkasıdır. Piyasalar, bu açıklamaları okurken sadece kelimelere değil, arkasındaki bu devasa tarihsel ağırlığa ve kanıtlanmış müdahale kapasitesine bakarak pozisyon almaktadır. Kur rejimine ilişkin tartışmaların ötesinde, Japonya’nın gerektiğinde piyasanın karşısına bir duvar gibi dikilebileceği gerçeği, tüm finansal modellerin içine bir risk primi olarak eklenmiştir.
Gelecek projeksiyonlarına bakıldığında, küresel merkez bankalarının faiz indirim döngüsüne girmesi ve Japonya Merkez Bankası’nın faiz oranlarını kademeli olarak normalleştirmesi beklenmektedir. Ancak bu geçiş sürecinin pürüzsüz olmayacağı, piyasada ani şokların ve spekülatif atakların devam edeceği öngörülmektedir. Bu türbülanslı geçiş döneminde, Japon Yeni‘nin değeri üzerindeki spekülasyonların bitmeyeceği, ancak Tokyo yönetiminin de elindeki kozları sonuna kadar kullanacağı açıktır. Maliye Bakanlığı’nın uluslararası normları kendi lehine yorumlayan pragmatik yaklaşımı, Washington ile sürdürülen mekik diplomasisi ve devasa rezerv gücü, Japonya’yı küresel kur savaşlarında her zaman hesaba katılması gereken en büyük oyunculardan biri yapmaya devam edecektir. Sonuç itibarıyla, kurallar ne derse desin, piyasanın nihai hakemi her zaman ulusal çıkarlarını korumaya yemin etmiş devlet aklı olacaktır.