Amerika Birleşik Devletleri Hazine Bakanı Scott Bessent, Yüksek Mahkeme’nin tarifeleri iptal eden kararının ardından, yönetimin 301. Madde’yi kullanarak gümrük duvarlarını Temmuz ayı başında yasal ve çok daha kalıcı bir zeminde yeniden inşa edeceğini açıkladı.
Yüksek mahkeme’nin kararı ve amerikan ticaret politikasındaki hukuki deprem
Küresel ticaret sistemi, Amerika Birleşik Devletleri’nin iç hukuk dinamiklerinde yaşanan sarsıcı bir gelişmeyle yeni bir türbülansın içine girmiştir. Başkan Donald Trump’ın küresel ticareti yeniden şekillendirmek ve Amerikan yerli sanayisini korumak amacıyla “ulusal acil durum” yetkilerine (muhtemelen IEEPA – Uluslararası Acil Ekonomik Güçler Yasası) dayanarak uygulamaya koyduğu kapsamlı gümrük tarifeleri, ABD Yüksek Mahkemesi (Supreme Court) tarafından anayasaya aykırı bulunarak iptal edilmiştir. Bu tarihi yargı kararı, yürütme erkinin (Beyaz Saray) yasama erkinin (Kongre) ticaret ve vergi koyma yetkilerini acil durum bahanesiyle gasp edemeyeceğine dair son derece güçlü bir anayasal fren (checks and balances) mekanizması olarak tarihe geçmiştir. Yüksek Mahkeme’nin bu hamlesi, sadece bir iç hukuk meselesi değil; aynı zamanda küresel piyasalarda, tedarik zincirlerinde ve Asya’dan Avrupa’ya uzanan ihracat rotalarında devasa bir anlık fiyatlama boşluğu (pricing vacuum) yaratmıştır.
ABD Hazine Bakanı Scott Bessent’in Wall Street Journal etkinliğinde yaptığı açıklamalar, yönetimin bu hukuki yenilgiyi kabullendiğini, ancak ticaret savaşlarından (trade wars) geri adım atmayacağını tüm dünyaya ilan etmiştir. Bessent’in Yüksek Mahkeme kararını “tarife politikamız açısından bir gerileme (setback) oldu” şeklinde nitelendirmesi, uygulanan agresif korumacılık (protectionism) politikasının geçici bir hız kesiş yaşadığının itirafıdır. Ancak asıl makroekonomik sarsıntı, yönetimin bu kararın etrafından dolanmak ve gümrük duvarlarını yeniden inşa etmek için hazırladığı yeni hukuki stratejide gizlidir. Geçici olarak uygulamaya konulan ve 24 Temmuz’da sona ermesi planlanan yüzde 10’luk geçici tarife, piyasaların tamamen serbest düşüşe geçmesini engellemek için konulmuş bir yama işlevi görmektedir. Yönetimin asıl hedefi, bu geçici yama süresi dolmadan, Temmuz ayı başında tarifeleri çok daha sağlam bir yasal zemine oturtmaktır.
Küresel ticaretin yeni silahı: 1974 ticaret yasası ve 301. madde
Başkan Trump yönetiminin Yüksek Mahkeme’nin vetosunu aşmak için masaya sürdüğü yeni hukuki ve ekonomik silah, 1974 tarihli ABD Ticaret Yasası’nın ünlü 301. Madde’sidir (Section 301). Bu madde, Amerika Birleşik Devletleri Ticaret Temsilciliği’ne (USTR), ABD ticaretini haksız yere kısıtlayan, uluslararası ticaret anlaşmalarını ihlal eden veya adil olmayan (unreasonable or discriminatory) ticaret uygulamaları yürüten yabancı ülkelere karşı misilleme yapma ve gümrük tarifesi uygulama yetkisi veren son derece geniş kapsamlı bir anayasal araçtır. 2018 yılında Çin’e karşı başlatılan ilk ticaret savaşlarının yasal dayanağını da oluşturan bu madde, Amerikan ticaret politikasının en keskin kılıçlarından biridir. Yüksek Mahkeme’nin acil durum yetkilerini iptal etmesi, yönetimi doğrudan ve spesifik olarak diğer ülkelerin “adil olmayan” pratiklerini hedef alan bu klasik yönteme dönmeye mecbur bırakmıştır.
Hazine Bakanı Bessent’in açıklamalarında özellikle vurguladığı “diğer ülkelerin sanayi kapasitesi fazlası (industrial overcapacity) ve zorla çalıştırma (forced labor) uygulamalarına yönelik birden fazla 301. Madde soruşturması” başlatılmış olması, yeni tarife dalgasının ahlaki ve ekonomik gerekçelerini oluşturmaktadır. Özellikle Çin’in devlet sübvansiyonlarıyla desteklediği elektrikli araçlar (EV), güneş panelleri ve çelik endüstrisindeki devasa kapasite fazlası, Amerikan iç pazarını ucuz ürünlerle boğma (dumping) ve yerli üretimi yok etme potansiyeli taşımaktadır. Zorla çalıştırma argümanı ise (özellikle Sincan bölgesi kaynaklı tedarik zincirleri), tarifelere insan hakları temelinde uluslararası bir meşruiyet (legitimacy) kazandırma çabasıdır. 301. Madde kapsamında yürütülen bu incelemelerin sonuçlanmasıyla birlikte, Temmuz ayının hemen başında devasa bir ürün yelpazesine yönelik ağır gümrük vergilerinin geri dönmesi, küresel ticaret hacimlerini yeniden daraltacak asimetrik bir şok yaratacaktır.
Sermaye harcamaları (capex) ve iş dünyası için öngörülebilirlik ihtiyacı
Makroekonomik istikrarın ve sürdürülebilir büyümenin en büyük düşmanı, mevzuat ve vergi politikalarındaki öngörülemezliktir. Gümrük tarifelerinin bir mahkeme kararıyla iptal edilmesi ve ardından geçici bir kararla geri getirilmesi, Amerikan ithalatçıları, çok uluslu şirketler (multinationals) ve perakende devleri için yönetilmesi imkansız bir belirsizlik (uncertainty) sarmalı yaratmıştır. Bir şirketin yeni bir fabrika kurması, uzun vadeli bir tedarik sözleşmesi imzalaması veya işe alım yapması (Capital Expenditures – CapEx), hammadde ve ara malı ithalatındaki vergi oranlarının en azından beş yıllık bir projeksiyonla sabit kalmasına bağlıdır. Tarifelerin yarın ne olacağının bilinmediği bir ortamda, şirketler yatırım yapmayı dondururlar ve “bekle-gör” (wait and see) politikasına geçerler.
Bakan Scott Bessent’in, 301. Madde’nin daha önce Amerikan mahkemelerinde defalarca sınanmış (court-tested) bir yetki olduğuna dikkat çekmesi, iş dünyasına yönelik bu endişeleri giderme amaçlı stratejik bir iletişim (forward guidance) hamlesidir. Bessent, 301. Madde tarifelerinin Yüksek Mahkeme’den dönme ihtimalinin çok düşük olduğunu belirterek, iş dünyasına “Temmuz ayından itibaren bu tarifeler kalıcı olarak geri gelecek, sermaye harcamalarınızı ve tedarik zinciri planlamalarınızı (supply chain mapping) buna göre güvenle yapabilirsiniz” mesajını vermektedir. Tarifelerin kalıcı ve hukuki olarak sağlam olacağının garantisi, Amerikan şirketlerini üretimlerini yurt dışından (özellikle Çin’den) çıkararak ABD içine (reshoring) veya Meksika gibi dost ülkelere (nearshoring) taşımaya teşvik edecek en büyük katalizördür. Bu durum, uzun vadede küresel üretim hatlarının kalıcı olarak parçalanmasına (deglobalization) yol açacaktır.
Jeopolitik sarsıntılar: i̇ran savaşının abd ekonomisine yansımaları
Amerikan ekonomisi, bir yandan ticaret savaşlarının iç hukuki sarsıntılarıyla uğraşırken, diğer yandan küresel enerji arzını tehdit eden Orta Doğu’daki İran savaşının gölgesinde yol almaktadır. Genellikle dünyanın en büyük petrol üretim bölgelerinden birinde yaşanan böylesi büyük bir askeri çatışma, küresel ekonomiyi anında bir resesyona sürükleyecek bir enerji krizi ve enflasyonist patlama yaratma potansiyeline sahiptir. Ancak Hazine Bakanı Bessent’in İran savaşının etkileri konusunda son derece soğukkanlı bir yaklaşım sergilemesi ve ABD ekonomisinin güçlü görünümünü koruduğunu vurgulaması, Amerika Birleşik Devletleri’nin makroekonomik fizyolojisinde yaşanan devasa yapısal dönüşümün bir sonucudur.
Bessent’in “etkilerin ABD ekonomisine ne zaman yansıyacağını kestirmenin güç olduğunu” belirtmesi, Amerika’nın son on yılda geçirdiği “Kaya Petrolü Devrimi”ne (Shale Oil Revolution) dayanmaktadır. ABD, artık 1970’lerdeki Arap Petrol Ambargosu döneminde olduğu gibi Orta Doğu petrolüne göbekten bağlı, savunmasız bir ekonomi değildir; dünyanın en büyük petrol ve doğal gaz üreticisi konumundadır. Net enerji ihracatçısı (net energy exporter) olan Amerikan ekonomisi, uluslararası piyasalarda petrol fiyatlarının artmasından belirli ölçülerde fayda dahi sağlayabilmektedir. Elbette benzin pompa fiyatlarındaki (gas prices) artış Amerikan tüketicisini rahatsız edici bir unsur olsa da, savaşın yarattığı genel enerji şoku, ABD ekonomisi üzerinde Avrupa veya Asya’daki enerji ithalatçısı ülkelerde yarattığı yıkıcı etkiyi (recessionary drag) yaratmamaktadır. Bu enerji bağımsızlığı, ABD hükümetine ticaret politikalarında çok daha agresif ve tavizsiz davranma lüksü sunmaktadır.
Büyüme tahminleri: yüzde 3-3,5 bandında seyreden güçlü ivme
Küresel belirsizliklerin, jeopolitik risklerin ve ticaret savaşlarının zirve yaptığı bir dönemde, bir G7 ülkesinin yüzde 3’ün üzerinde bir büyüme projeksiyonu ortaya koyması, makroekonomik açıdan son derece sıra dışı (exceptionalist) bir tablodur. Hazine Bakanı Bessent’in “Bu yıl büyümenin kolaylıkla yüzde üç ile üç buçuk arasında gerçekleşebileceğini düşünüyorum” şeklindeki özgüvenli açıklaması, Amerikan ekonomisinin iç dinamiklerinin (domestic resilience) gücüne işaret etmektedir. Bu iddialı büyüme hedefinin arkasında, son derece spesifik ve yapısal ekonomik itici güçler (growth drivers) bulunmaktadır.
Bu büyümenin birincil motoru, işgücü piyasasının (labor market) tarihsel olarak güçlü seyretmesi ve ücret artışlarının tüketici harcamalarını (PCE – Personal Consumption Expenditures) desteklemeye devam etmesidir. Amerikan tüketicisi, ekonominin yüzde 70’ini oluşturmakta ve harcama iştahı (propensity to consume) sayesinde sistemi ayakta tutmaktadır. İkinci büyük etken ise, yapay zeka (AI), bulut bilişim ve yeşil enerji altyapısına yapılan devasa kurumsal yatırımlardır. Hükümetin CHIPS Yasası ve Enflasyonu Düşürme Yasası (IRA) üzerinden sanayiye aktardığı trilyonlarca dolarlık teşvikler, özel sektörün sermaye harcamalarını (CapEx) patlatmış ve ekonomide ciddi bir çarpan etkisi (multiplier effect) yaratmıştır. Bessent’in yüzde 3,5’lik büyüme tahmini, eğer gerçekleşirse, ABD ekonomisini diğer gelişmiş ekonomilerden (özellikle teknik resesyondaki Almanya ve yavaşlayan Çin’den) tamamen farklı bir lige taşıyacak ve Amerikan dolarının küresel rezerv para birimi statüsünü daha da perçinleyecektir.
Çekirdek enflasyon vs. manşet enflasyon: fed’e yönelik siyasi mesajlar
Haberin satır aralarındaki en kritik ve teknik makroekonomik tartışma, enflasyon ölçüm metrikleri üzerinden Amerika Birleşik Devletleri Merkez Bankası’na (Fed) verilen doğrudan mesajlardır. İran savaşı nedeniyle küresel petrol fiyatlarında yaşanan artış, gıda ve enerji kalemlerini de içeren “manşet enflasyonu” (headline inflation) yukarı yönlü baskılamaktadır. Ancak Hazine Bakanı Bessent, son derece stratejik bir şekilde enerji ve gıda fiyatlarını dışarıda bırakan “çekirdek enflasyonun” (core inflation) gerilemeye devam ettiğine dikkat çekmiştir. Çekirdek enflasyon, fiyat oynaklığı (volatilite) yüksek olan enerji şoklarını filtrelediği için, ekonomideki asıl yapısal fiyat baskılarını (hizmetler, barınma, ücretler) ölçmek için kullanılan en güvenilir göstergedir.
Bessent’in “Çekirdek enflasyon düşüyor; bu da faiz oranlarının çok daha fazla gerilemesi gerektiği anlamına geliyor” şeklindeki keskin ifadesi, basit bir ekonomik analizden ziyade, bağımsız merkez bankasına yönelik çok net bir “faiz indirim” (rate cut) çağrısıdır. Yürütme erkinin (Treasury), para politikası otoritesine (Fed) bu denli açık bir yönlendirme yapması, Trump yönetiminin düşük faiz politikasına olan siyasi ihtiyacını gözler önüne sermektedir. Bessent’in argümanı şudur: Savaşın yarattığı petrol şoku geçicidir ve merkez bankasının kontrol alanı dışındadır. Asıl yapısal enflasyon (çekirdek) düşüş trendine girmişken, Fed’in faizleri yüksek tutmaya (higher for longer) devam etmesi ekonomiyi gereksiz yere boğacak ve o iddialı yüzde 3,5’lik büyüme hedefini tehlikeye atacaktır. Bu açıklama, önümüzdeki FOMC (Federal Açık Piyasa Komitesi) toplantılarında Hükümet ile Fed arasında yaşanacak ciddi bir para politikası çekişmesinin (policy friction) ilk işaret fişeğidir.
Yüksek faizlerin maliye politikasına ve borç servisine etkisi
Hazine Bakanı’nın faiz oranlarının düşmesi gerektiği yönündeki ısrarının arkasında, sadece ekonomik büyümeyi destekleme arzusu değil, bizzat Hazine’nin yönetmek zorunda olduğu devasa bir borç yükü (sovereign debt) gerçeği yatmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri’nin ulusal borcu tarihin en yüksek seviyelerinde seyretmektedir ve Fed’in uyguladığı yüksek politika faizleri, bu devasa borcun faiz ödemelerini (debt servicing costs) astronomik boyutlara ulaştırmıştır. Yıllık borç servisi maliyetinin savunma bütçesini (defense budget) dahi aştığı bir ortamda, Hazine Bakanlığı’nın en büyük kabusu faizlerin uzun süre yüksek kalmasıdır.
Yüksek faiz oranları, Hazine’nin piyasalara ihraç ettiği yeni tahvillerin (Treasury bills and bonds) maliyetini artırmakta, bütçe açıklarını (fiscal deficit) daha da derinleştirmekte ve Hükümetin altyapı veya vergi indirimleri için kullanabileceği mali alanı (fiscal space) tamamen yok etmektedir. Scott Bessent’in çekirdek enflasyondaki düşüşü bahane ederek Fed’e faiz indirimi baskısı yapması, devletin finansman maliyetlerini acilen ucuzlatma zorunluluğundan kaynaklanmaktadır. Eğer Fed, İran savaşının yarattığı manşet enflasyon korkusuyla faiz indirimlerini ertelerse, ABD Hazine’sinin tahvil ihalelerinde faiz yükü daha da ağırlaşacak ve maliye politikasının sürdürülebilirliği (fiscal sustainability) piyasalar tarafından ciddi şekilde sorgulanmaya başlanacaktır.
Tarifelerin enflasyonist yan etkileri ve makroekonomik ikilem
Bessent’in açıklamaları, Amerikan ekonomi yönetiminin kendi içinde barındırdığı devasa bir makroekonomik ikilemi (policy paradox) de açığa çıkarmaktadır. Bir yandan çekirdek enflasyonun düştüğü savunularak Fed’den faiz indirimleri talep edilirken; diğer yandan Temmuz ayında 301. Madde kapsamında devasa yeni gümrük tarifelerinin (tariffs) yürürlüğe gireceği müjdelenmektedir. İktisat biliminin en temel kurallarından biri, gümrük tarifelerinin ithal edilen ürünlerin fiyatlarını artırarak doğrudan “enflasyonist” (inflationary) bir etki yaratmasıdır. Yeni tarifeler, ABD iç pazarındaki şirketlerin ithal girdi maliyetlerini (ara malı ve hammadde) artıracak, bu şirketler de artan maliyetleri nihai ürün fiyatlarına yansıtarak Amerikan tüketicisinin satın alma gücünü zayıflatacaktır.
Trump yönetiminin bu korumacı ticaret politikası, Fed’in enflasyonla mücadelesini doğrudan sabote etme potansiyeline sahiptir. Gümrük tarifeleri nedeniyle artan fiyatlar çekirdek enflasyonu yeniden yukarı doğru ivmelendirdiğinde, Fed faiz indirim döngüsünü durdurmak, hatta faizleri yeniden artırmak zorunda kalabilir. Bu durum, Bessent’in hedeflediği yüzde 3,5’lik büyümeyi ve düşük faiz ortamını bizzat kendi elleriyle (ticaret politikası üzerinden) yok etmesi anlamına gelecektir. Küresel piyasalar, yaz aylarında uygulamaya konacak olan 301. Madde tarifelerinin enflasyona olan “geçişkenlik” (pass-through) etkisini dikkatle hesaplayacak ve Fed’in bu maliye-ticaret politikası şokuna vereceği reaksiyonu fiyatlamaya başlayacaktır. Amerika Birleşik Devletleri, ekonomik büyüme, korumacılık ve enflasyon arasındaki bu tehlikeli üçgende, tarihin en karmaşık makroekonomik sınavlarından birini vermeye hazırlanmaktadır.