Çin ekonomisi, 2026 yılının ilk çeyreğinde beklentileri aşarak yüzde 5 oranında büyümeyi başarsa da, makroekonomik tablonun derinliklerine inildiğinde son derece asimetrik ve kırılgan bir yapı göze çarpıyor. İhracat ve sanayi motorları tam gaz çalışırken, iç talep ve gayrimenkul sektörü krizin pençesinde kalmaya devam ediyor.
İkiye bölünmüş bir makroekonomik tablo ve k-tipi ayrışma
Dünyanın en büyük ikinci ekonomisi olan Çin Halk Cumhuriyeti, tarihsel büyüme modelinin sınırlarına ulaştığı ve yeni bir ekonomik paradigmaya geçiş sancıları yaşadığı son derece kritik bir dönemden geçmektedir. Goldman Sachs ekonomisti Lisheng Wang’ın Çin ekonomisinin “ikiye bölünmüş” (bifurcated) bir görünüm sergilediğine dair tespiti, ekonomideki bu derin yapısal çatlağı kusursuz bir biçimde özetlemektedir. Bir yanda devlet destekleriyle, yüksek teknoloji teşvikleriyle ve küresel pazarlara yönelik agresif ihracat stratejileriyle şaha kalkan bir imalat sanayisi; diğer yanda ise borç batağındaki emlak geliştiricilerinin çöküşüyle sarsılan, tüketicilerin harcama iştahını kaybettiği ve deflasyonist (fiyatların düşme eğilimi) baskıların hüküm sürdüğü bir iç piyasa bulunmaktadır. Makroiktisat literatüründe “K-tipi toparlanma” (K-shaped recovery) olarak adlandırılan bu durum, ekonominin bir kolu hızla yukarı ivmelenirken, diğer kolunun amansız bir şekilde aşağı doğru çöktüğünü ifade etmektedir.
Bu asimetrik yapının en büyük tehlikesi, ekonomik büyümenin kalitesizleşmesi ve sürdürülebilirliğinin sorgulanır hale gelmesidir. Çin hükümeti, on yıllardır sürdürdüğü “altyapı ve gayrimenkul” odaklı büyüme modelinden vazgeçerek, “yeni üretici güçler” (new productive forces) olarak adlandırdığı yüksek teknoloji ve yeşil enerji üretimine odaklanmıştır. İmalat ve ihracat rakamlarındaki güçlülük, bu devlet politikalarının (industrial policy) doğrudan bir sonucudur. Ancak bir ekonominin sadece üreterek ve ürettiğini dışarıya satarak ayakta kalması, küresel ticaretteki korumacı engellerin arttığı bir çağda son derece riskli bir kumardır. Tüketici harcamalarının ve konut piyasasının zayıf kalması, Çin’in 1.4 milyarlık devasa iç pazarının potansiyelini kullanamadığı ve büyümenin tamamen dışsal faktörlerin (küresel talebin) merhametine terk edildiği anlamına gelmektedir.
Yüzde beşe ulaşan büyümenin anatomisi ve dış talep bağımlılığı
Ekonomik verilerin manşet rakamları genellikle arka plandaki gerçekleri perdeleyen bir illüzyon yaratabilir. Çin’in ilk çeyrek GSYH büyümesinin yüzde 5’e hızlanarak, önceki çeyrekteki yüzde 4,5 seviyesinin belirgin bir biçimde üzerine çıkması, ilk bakışta ekonominin toparlandığına dair güçlü bir sinyal gibi algılanabilir. Ancak büyümenin alt kalemlerine inildiğinde, bu yüzde 5’lik genişlemenin tabana yayılmadığı (narrow-based) açıkça görülmektedir. Capital Economics ekonomisti Zichun Huang’ın da haklı olarak belirttiği üzere, Çin ekonomisi gün geçtikçe dış talebe çok daha bağımlı hale gelmektedir. Çeyreklik büyümenin ana itici gücü, iç tüketim veya özel sektör yatırımlarından ziyade, devlet destekli inşaat projeleri (özellikle altyapı yatırımları), sanayi üretimi ve net ihracattan oluşmaktadır.
İhracatın büyümeye olan net katkısının bu denli yüksek olması, Çin’in yıllardır uygulamaya çalıştığı ve ekonomiyi dış şoklara karşı korumayı hedefleyen “Çifte Döngü” (Dual Circulation) stratejisinin fiilen başarısızlığa uğradığının bir itirafıdır. Çifte Döngü stratejisi, iç tüketimi (iç döngü) ana büyüme motoru haline getirmeyi, dış ticareti (dış döngü) ise bunu destekleyen ikincil bir unsur olarak konumlandırmayı amaçlıyordu. Ancak mevcut veriler, iç döngünün tamamen tıkandığını ve büyüme makinesinin çalışabilmesi için dış döngünün tam kapasiteyle zorlandığını kanıtlamaktadır. Huang’ın “İç talepte sınırlı iyileşme görülse de büyümenin ana kaynağının ihracat olduğu” yönündeki analizi, Çin’in kaderinin hala Amerikan ve Avrupalı tüketicilerin harcama iştahına sıkı sıkıya bağlı olduğunu göstermektedir.
Gayrimenkul krizinin yarattığı devasa negatif servet etkisi
Çin’de iç talebin neden bu kadar zayıf kaldığını anlamak için, ülkenin sosyoekonomik yapısının merkezinde yer alan gayrimenkul sektörünün (real estate sector) yaşadığı amansız çöküşü analiz etmek şarttır. Çinli hanehalklarının toplam servetinin yaklaşık yüzde 70’i gayrimenkul yatırımlarına (konutlara) dayanmaktadır. Evergrande ve Country Garden gibi sektörün dev oyuncularının iflas etmesi, yarım kalan milyonlarca konut projesi ve ev fiyatlarındaki kesintisiz düşüş trendi, Çinli vatandaşların kağıt üzerindeki servetlerinin trilyonlarca yuan erimesine neden olmuştur. Ekonomi biliminde “negatif servet etkisi” (negative wealth effect) olarak adlandırılan bu durum, kendini fakirleşmiş hisseden tüketicilerin, harcamalarını bıçak gibi keserek tasarrufa yönelmelerine yol açar.
Batılı ülkelerin aksine, Çin’de güçlü bir sosyal güvenlik ağı (emeklilik, işsizlik maaşı, ücretsiz sağlık hizmetleri) bulunmamaktadır. Bu nedenle Çinli tüketiciler, gelecekteki olası krizlere, hastalıklara veya işsizlik risklerine karşı gelirlerinin çok büyük bir kısmını biriktirmek (ihtiyati tasarruf – precautionary saving) zorundadırlar. Konut piyasasının çöktüğü, genç işsizlik oranlarının tarihi zirvelerde gezindiği ve maaş artışlarının durma noktasına geldiği bir ortamda, tüketiciden lüks tüketim yapmasını, yeni bir otomobil almasını veya teknolojik eşyalarını yenilemesini beklemek rasyonel değildir. Devletin sanayiye aktardığı trilyonlarca yuanlık teşvik kredileri, doğrudan hanehalkının cebine girmediği sürece, iç talepteki bu buzul çağının sona ermesi matematiksel olarak imkansızdır.
Hizmet tüketimi ve mal tüketimi arasındaki asimetrik ayrışma
Tüketici harcamalarının kendi içindeki yapısına bakıldığında da son derece ilginç ve analize muhtaç bir asimetri göze çarpmaktadır. Goldman Sachs ekonomisti Lisheng Wang’ın vurguladığı üzere, “Hizmet tüketimindeki büyüme, mal tüketimini geride bırakmıştır.” Bu eğilim, pandeminin ardından birçok büyük ekonomide gözlemlenen davranışsal bir değişimin (behavioral shift) Çin’deki yansımasıdır. İnsanlar, uzun süren kapanmaların ve belirsizliklerin ardından beyaz eşya, mobilya veya pahalı elektronik cihazlar gibi “dayanıklı tüketim malları” (durable goods) almak yerine; seyahat, restoran, sinema ve deneyim odaklı hizmetlere (services) bütçe ayırmayı tercih etmektedirler.
Ancak hizmet sektöründeki bu göreceli canlanma, makroekonomik büyüme çarklarını hızlandırmak için tek başına yeterli değildir. Hizmet tüketimi genellikle düşük katma değerli (low-value added) ve lokal istihdam yaratan bir alandır. Oysa Çin ekonomisinin asıl devasa kapasitesi, mal üreten dev fabrikalardadır. Tüketicilerin mal alımını kısması (örneğin yeni bir ev almadıkları için o evin içine konulacak mobilya ve beyaz eşyayı da almamaları), imalat sanayisinde üretilen malların iç pazarda satılamayıp stoklarda şişmesine neden olmaktadır. İç piyasada alıcı bulamayan bu devasa mal stoğu, doğal olarak ihracat kanallarıyla dünya pazarlarına yönlendirilmekte ve Çin’in dış ticaret fazlasını rekor seviyelere taşımaktadır. Yani iç tüketimdeki kısırlık, doğrudan ihracat patlamasının bir alt nedenidir.
Orta doğu savaşının çin iç pazarına enflasyonist faturası
Çin’in makroekonomik dengelerini sarsan bir diğer devasa dışsal şok, Amerika Birleşik Devletleri ve İran ekseninde Orta Doğu’da alevlenen savaş ve buna bağlı olarak genişleyen deniz ablukasıdır. Dünyanın en büyük enerji ithalatçısı konumunda olan Çin için petrol ve doğal gaz fiyatlarındaki her bir dolarlık artış, ekonominin kılcal damarlarına sızan bir maliyet zehri gibidir. Capital Economics’ten Zichun Huang’ın, “Yüksek yakıt fiyatlarının iç talebi baskılayabileceği” yönündeki öngörüsü, bu enerji şokunun yaratacağı tahribatın altını çizmektedir.
Enerji maliyetlerinin artması, Çin ekonomisinde “regresif vergi” (regressive tax) etkisi yaratır. Sanayi üretiminde maliyetler artar, lojistik faturaları kabarır ve bu maliyetler eninde sonunda nihai ürün fiyatlarına yansıtılmak zorunda kalınır. Halihazırda zayıf olan ve harcama yapmaktan kaçınan Çinli tüketici, artan benzin fiyatları ve pahalılaşan ulaşım nedeniyle harcanabilir gelirinin (disposable income) daha büyük bir kısmını enerjiye ayırmak zorunda kalır. Bu durum, ekonominin diğer alanlarındaki keyfi harcamaları (discretionary spending) tamamen bıçak gibi keser. İç talebi canlandırmaya çalışan Pekin yönetimi için yüksek seyreden küresel petrol fiyatları, ekonomik toparlanmanın önündeki en büyük makroekonomik bariyerlerden biridir ve tüketicinin moralini daha da bozma potansiyeline sahiptir.
Krizin fırsata dönüştüğü alan: yeşil teknoloji ihracatı
Ancak küresel krizler, Çin gibi devasa ve stratejik planlama yapabilen ekonomiler için aynı zamanda yeni fırsat pencereleri de açmaktadır. Orta Doğu’daki savaşın enerji fiyatlarını yukarı çekmesi, dünya genelinde fosil yakıtlara olan bağımlılığı azaltma ve yeşil enerjiye geçiş (green transition) sürecini dramatik bir şekilde hızlandırmıştır. Ekonomist Huang’ın, yüksek yakıt fiyatlarının “Buna karşılık Çin’in yeşil teknoloji ihracatını artırabileceğini” ifade etmesi, krizin Çin sanayisine sunduğu bu altın fırsata işaret etmektedir. Çin, son yıllarda ihracat kompozisyonunu tamamen değiştirmiş; tekstil ve ucuz elektronik gibi “Eski Üçlü”nün yerini Elektrikli Araçlar (EV), Lityum-İyon Bataryalar ve Güneş Panellerinden oluşan “Yeni Üçlü” (The New Three) almıştır.
Küresel petrol fiyatlarındaki ralli, Batılı tüketicilerin elektrikli araçlara olan talebini patlatırken, Avrupa ülkelerinin enerji bağımsızlıklarını sağlamak için güneş paneli ve rüzgar türbini yatırımlarını hızlandırmasına neden olmaktadır. Çin, bu üç stratejik sektörde de küresel tedarik zincirlerinin (supply chains) mutlak hakimi konumundadır. Devasa üretim kapasitesi, devlet sübvansiyonları ve dikey entegre (vertically integrated) maden-batarya-otomobil ekosistemi sayesinde Çinli şirketler, dünyadaki rakiplerinin rekabet edemeyeceği kadar ucuz ve yüksek kaliteli yeşil teknoloji ürünleri üretmektedir. Savaşın yarattığı enerji paniği, Çin’in bu yeşil teknoloji ihracatını katlayarak artırmasına olanak tanıyacak ve ülkenin ilk çeyrekte yakaladığı o güçlü ihracat ivmesini yılın geri kalanına da yaymasını sağlayacaktır.
Kapasite fazlası (overcapacity) sorunu ve küresel ticaret savaşları
Çin’in güçlü ihracat rakamları Pekin’de sevinçle karşılansa da, bu durumun küresel jeo-ekonomik (geo-economic) yansımaları son derece tehlikeli bir ticaret savaşının fitilini ateşlemektedir. Çin’in iç piyasasında satamadığı malları “damping” (maliyetinin altında veya aşırı ucuz fiyatla satma) yoluyla dünya pazarlarına boca etmesi, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği tarafından “Kapasite Fazlası” (Overcapacity) sorunu olarak adlandırılmakta ve şiddetle eleştirilmektedir. Batılı ülkeler, Çin’in kendi iç talep sorununu çözmek yerine, devlet destekli ucuz ihracatla Batı’nın yerli sanayisini ve istihdamını yok etmeye çalıştığını savunmaktadırlar.
Özellikle otomotiv ve yenilenebilir enerji sektörlerinde Çin’in bu amansız ihracat taarruzu, ABD Hazine Bakanı Janet Yellen’dan AB Komisyonu’na kadar tüm Batılı politika yapıcıları alarm durumuna geçirmiştir. Çin’in yüzde 5’lik büyümeyi yakalamasını sağlayan bu ihracat modeli, önümüzdeki çeyreklerde Batı’nın uygulamaya koyacağı devasa gümrük tarifeleri (tariffs), anti-damping soruşturmaları ve korumacı ticaret bariyerleri (protectionism) ile doğrudan çarpışacaktır. Eğer ABD ve Avrupa, Çin’in elektrikli araçlarına ve yeşil teknolojilerine kapılarını kapatırsa, Çin ekonomisinin o güçlü “ihracat motoru” da tekleyecek ve ülke, hem zayıf iç talep hem de kapalı dış pazarlar arasına sıkışarak derin bir ekonomik buhrana (stagnation) sürüklenecektir.
Üretici fiyatları ve nominal gsyh üzerindeki deflasyonist baskılar
Goldman Sachs ekonomisti Wang’ın analizinde değindiği bir diğer kritik makroekonomik detay ise, “nominal GSYH artışının üretici fiyatlarındaki yükselişten fayda sağladığı” yönündeki tespittir. Reel büyüme (enflasyondan arındırılmış) yüzde 5 olarak açıklansa da, Çin ekonomisi uzun bir süredir üretici fiyat endeksinde (ÜFE – PPI) kesintisiz bir düşüş (deflasyon) yaşamaktaydı. Üretici fiyatlarındaki bu gerileme, şirketlerin kar marjlarını eriten, borç yüklerini (reel olarak) artıran ve yeni yatırımları engelleyen son derece zehirli bir ekonomik hastalıktır.
Emtia fiyatlarındaki küresel artışın (özellikle savaş kaynaklı) Çin’in üretici fiyatlarını dipten yukarı çevirmesi, nominal GSYH’yi matematiksel olarak büyütmekte ve şirketlerin kağıt üzerindeki nakit akışlarına (cash flow) bir miktar nefes aldırmaktadır. Ancak bu, sağlıklı bir talep enflasyonu (demand-pull inflation) değildir. Çinli üreticiler, hala fabrika çıkış fiyatlarını düşürerek (price cutting) pazar payı kapma savaşındalar. Çin’in dünyaya ucuz mal ihraç etmesi, aslında kendi içindeki deflasyonu (deflationary pressures) dünyanın geri kalanına ihraç etmesi anlamına gelmektedir. Bu durum, enflasyonla boğuşan Batılı merkez bankaları için kısa vadede olumlu bir gelişme (dezenflasyonist etki) gibi görünse de, uzun vadede Batı sanayisinin iflası anlamına geldiği için sistemik bir risktir.
Çin merkez bankası’nın (pboc) politika açmazı ve mali teşvikler
İç talebin zayıf kalması ve gayrimenkul krizinin derinleşmesi, gözleri haklı olarak Çin Merkez Bankası’na (PBOC) ve merkezi hükümetin uygulayacağı maliye politikalarına (fiscal stimulus) çevirmektedir. Ancak PBOC’nin manevra alanı son derece kısıtlıdır. Amerika Birleşik Devletleri Merkez Bankası (Fed) faiz oranlarını yüksek tutmaya devam ederken, PBOC’nin iç talebi canlandırmak için faizleri agresif bir şekilde indirmesi, Çin Yuanı’nın (RMB) Dolar karşısında hızla değer kaybetmesine (devalüasyon) ve ülkeden devasa bir sermaye kaçışına (capital flight) yol açacaktır. PBOC, kur istikrarını korumak ile büyümeyi desteklemek arasında sıkışmış bir “imkansız üçleme” (impossible trinity) sorunu yaşamaktadır.
Para politikasının tıkandığı bu noktada, çözümün maliye politikasından, yani devlet bütçesinden gelmesi şarttır. Ancak Pekin yönetimi, geçmiş yıllarda olduğu gibi beton dökerek ve devasa altyapı projeleri (köprüler, hayalet şehirler, hızlı trenler) inşa ederek büyümeyi şişirme politikasını terk etmiştir. Zira yerel yönetimlerin (LGFV) borç seviyeleri sürdürülemez boyutlara ulaşmıştır. Hükümetin atması gereken asıl adım; doğrudan hanehalkına nakit transferi yapmak, sağlık ve eğitim gibi sosyal güvenlik ağlarını güçlendirmek ve böylece tüketicinin tasarruf etme zorunluluğunu ortadan kaldırmaktır. Ancak ideolojik olarak “refah devleti” uygulamalarına (welfarism) tembelliği teşvik edeceği gerekçesiyle soğuk bakan Çin yönetimi, tüketiciyi doğrudan fonlamaktan kaçınmaya devam etmektedir. Bu ideolojik katılık, zayıf iç talep sorununun kronikleşmesinin temel nedenidir.
Sonuç: dünya ekonomisini bekleyen yeni dengeler ve riskler
Sonuç itibarıyla, Çin ekonomisinin 2026 yılı ilk çeyreğinde sergilediği performans, sadece kendi ulusal sınırlarını değil, tüm küresel finansal mimariyi şekillendirecek asimetrik bir tablo sunmaktadır. Yüzde 5’lik büyüme manşetlerde güçlü bir toparlanma gibi dursa da; zayıf iç talep, çöken konut piyasası ve ihracata olan ölümcül bağımlılık, bu büyümenin altının ne kadar boş olduğunu kanıtlamaktadır. Goldman Sachs ve Capital Economics gibi dev kuruluşların analizleri, Çin’in kendi içindeki K-tipi ayrışmasının, dünyayı yeni bir ticaret savaşına sürüklediği gerçeğinde birleşmektedir.
Orta Doğu’daki savaşın yarattığı enerji şokları, Çinli tüketicinin belini daha da bükerken, aynı kriz Çin’in devasa yeşil teknoloji endüstrisi için tarihi bir ihracat fırsatı yaratmıştır. Ancak Çin’in dünyanın fabrikası olmaya devam etme ısrarı, “Kapasite Fazlası” krizi üzerinden Batı ile büyük bir çarpışmayı kaçınılmaz kılmaktadır. Önümüzdeki dönemde küresel piyasalar; Çin’in ihracat rakamlarını, ABD ve AB’nin bu ihracata koyacağı yeni gümrük vergilerini ve Çinli tüketicinin ne zaman cüzdanını açacağını nefesini tutarak izleyecektir. Dünyanın en büyük ikinci ekonomisinin bu yapısal açmazdan nasıl çıkacağı, 21. yüzyılın küresel ekonomik düzeninin en belirleyici faktörü olacaktır.