ABD-İran görüşmelerinin çökmesi Asya para birimlerini baskı altına aldı | vkmfinans
Döviz Kurları
Döviz Kurları
USD/TRY
%0.23
44,8573
EUR/TRY
%-0.09
52,8184
GBP/TRY
%0.01
60,6735
CHF/TRY
%0.49
57,3954
SAR/TRY
%0.23
11,9585
JPY/TRY
%0.32
0,2830
RUB/TRY
%0.77
0,59064
EUR/USD
%-0.16
1,17632
EUR/GBP
%-0.07
0,8703
GBP/USD
%-0.07
1,3517
BRENT/USD
%-6.58
93,28
XAU/TRY
%1.06
216.621,99
XAG/TRY
%3.20
3.622,01
CAD/TRY
%0.33
32,7693
AUD/TRY
%0.35
32,1650
SEK/TRY
%0.50
4,8954
RSD/TRY
%-0.04
0,4500
XAU/USD
%0.84
4.829,99

ABD-İran görüşmelerinin çökmesi Asya para birimlerini baskı altına aldı

ABD ile İran arasındaki görüşmelerin çökmesi ve Hürmüz Boğazı'na yönelik abluka kararı, Asya piyasalarında şok etkisi yarattı. Enerjiye bağımlı Asya ülkeleri dolar karşısında ağır kayıplar verirken, ticaret dengeleri yeniden şekilleniyor. Jeopolitik ç…

ABD ile İran arasındaki görüşmelerin çökmesi ve Hürmüz Boğazı'na yönelik abluka kararı, Asya piyasalarında şok etkisi yarattı

blank
Paylaş

ABD ile İran arasındaki görüşmelerin çökmesi ve Hürmüz Boğazı’na yönelik abluka kararı, Asya piyasalarında şok etkisi yarattı. Enerjiye bağımlı Asya ülkeleri dolar karşısında ağır kayıplar verirken, ticaret dengeleri yeniden şekilleniyor.

Jeopolitik çıkmazın küresel sermaye piyasalarına yıkıcı yansımaları

Modern küresel finans sistemi, uluslararası ticaret yollarının güvenliğine ve enerji tedarikinin kesintisizliğine son derece duyarlı bir yapı üzerine inşa edilmiştir. Makroekonomik dengelerin hızla değişebildiği bu karmaşık ekosistemde, diplomatik masalarda alınan kararlar veya ulaşılamayan mutabakatlar, trilyonlarca dolarlık sermaye hareketlerini anında yönlendirebilmektedir. Son günlerde uluslararası arenada yaşanan gelişmeler, piyasa aktörleri için en kötü senaryolardan birinin gerçeğe dönüştüğünü göstermektedir. ABD ile İran arasında yürütülen ve küresel emtia fiyatlarının geleceği açısından hayati önem taşıyan barış görüşmelerinin tamamen sonuçsuz kalması, diplomatik kanalların tıkandığına işaret etmiştir. Bu tıkanıklığın hemen ardından Başkan Trump’ın, dünyanın en kritik enerji geçiş noktalarından biri olan Hürmüz Boğazı‘na yönelik kapsamlı bir deniz ablukası ilan etmesi, küresel piyasalarda adeta bir deprem etkisi yaratmıştır. Bu şok dalgası, haftanın ilk işlem gününde etkisini en sert biçimde gelişmekte olan piyasalarda hissettirmiş ve Asya para birimleri, Amerikan doları karşısında geniş çaplı ve dramatik bir değer kaybı sarmalına sürüklenmiştir.

Bir bölgede yaşanan askeri veya diplomatik krizin, binlerce kilometre ötedeki kıtaların finansal varlıklarını bu denli sert vurmasının temel nedeni, küresel ekonominin “riskten kaçış” (risk-off) mekanizmasıdır. Yatırımcılar, belirsizliğin zirve yaptığı bu tür kriz dönemlerinde, gelişmekte olan piyasalardaki riskli varlıklarını hızla elden çıkararak, dünyanın nihai güvenli limanı (safe haven) olarak kabul edilen Amerikan dolarına ve ABD Hazine tahvillerine sığınırlar. Sermayenin Asya kıtasından hızla çıkıp ABD tahvillerine park etmesi, Asya ülkelerinin yerel para birimleri üzerinde devasa bir satış baskısı oluşturur. döviz piyasaları, bu sermaye göçünü saniyeler içinde fiyatlayarak kurları yukarı yönlü patlatır. Özellikle ekonomik büyüme modellerini üretim ve ihracata dayandıran, ancak bu üretimi gerçekleştirmek için yüksek miktarda enerji ithal etmek zorunda olan Asya ülkeleri, bu jeopolitik türbülanstan çifte darbe almaktadır: Hem enerji faturası kabarmakta hem de bu faturayı ödemek için ihtiyaç duydukları dolara ulaşmak giderek daha maliyetli hale gelmektedir.

Döviz piyasalarında dış ticaret dengelerine dayalı yeni fiyatlamalar

Jeopolitik krizlerin döviz kurları üzerindeki etkileri homojen değildir; ülkelerin dış ticaret yapısına, ödemeler dengesine ve enerji bağımsızlığı seviyesine göre keskin ayrışmalar (divergence) gösterir. Küresel finans dünyasının önde gelen analiz kurumlarından OCBC Group Research stratejistleri, piyasalardaki bu yapısal dönüşüme dikkat çekerek yatırımcıları uyarmıştır. Stratejistlerin yayımladığı raporda, masada bir anlaşma sağlanmaması ve diplomatik normalleşme umutlarının rafa kalkması nedeniyle, döviz piyasalarının artık tamamen dış ticaret dengelerine göre yeniden şekilleneceği net bir şekilde ifade edilmiştir. Bu yeni fiyatlama rejiminde, küresel enerji arzının daralması ve petrol fiyatlarının fırlaması, ülkeleri “kazananlar” ve “kaybedenler” olarak iki net kampa ayırmaktadır.

Bu makroekonomik ayrışmada, Malezya ve Endonezya gibi enerji ve emtia ihracatçısı olan Asya ülkeleri, artan varil fiyatları sayesinde ticaret hadlerini (terms of trade) iyileştirerek nispi bir destek bulmaktadırlar. Ancak kıtanın geri kalanı için tablo son derece karamsardır. Stratejistler, özellikle Güney Kore wonu, Hindistan rupisi, Tayland bahtı ve Filipin pesosu gibi petrol ithalatına göbekten bağlı ülkelerin para birimlerinde savunmada kalmayı (defansif pozisyon) tercih ettiklerini açıkça beyan etmişlerdir. Savunmada kalmak, bu para birimlerinde açığa satış (short) pozisyonları almak veya bu varlıkları portföylerden hızla çıkarmak anlamına gelir. Bir ülkenin net enerji ithalatçısı olması, petrol fiyatlarındaki her bir dolarlık artışın, ülkenin cari açığını (current account deficit) milyarlarca dolar büyütmesi demektir. Cari açığın büyümesi, o ülkenin döviz talebini artırırken, yerel para biriminin değerini acımasızca aşağı çeken temel bir finansal yerçekimi yasasıdır.

Hürmüz boğazı’nın stratejik önemi ve asya ekonomilerine etkisi

Küresel enerji mimarisinin merkez üssü konumundaki Hürmüz Boğazı, salt bir coğrafi su yolu olmanın ötesinde, dünya ekonomisinin kalbine giden en büyük atardamardır. Küresel olarak deniz yoluyla taşınan ham petrolün neredeyse beşte birinin ve sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) ticaretinin devasa bir bölümünün geçtiği bu boğaz, Asya sanayisinin ihtiyaç duyduğu yakıtın ana tedarik rotasıdır. Çin, Japonya, Güney Kore ve Hindistan gibi üretim devleri, rafinerilerinde işledikleri ham petrolün çok büyük bir kısmını bu boğaz üzerinden sağlamaktadırlar. Dolayısıyla Başkan Trump’ın açıkladığı tam kapsamlı deniz ablukası kararı, Asya kıtasının sanayi çarklarını durdurma ve üretim maliyetlerini astronomik seviyelere taşıma potansiyeline sahiptir.

Bir ablukanın fiili olarak hayata geçirilmesi, sadece fiziksel olarak petrol akışını kesmekle kalmaz; aynı zamanda o rotayı kullanan tüm ticari gemiler için deniz sigorta primlerini (savaş riski primleri) ve navlun bedellerini anında katlar. Asya ülkeleri, varil başına daha yüksek fiyat ödemenin yanı sıra, bu petrolü kendi limanlarına getirmek için lojistik şirketlerine de devasa risk primleri ödemek zorunda kalırlar. Bu katmerli maliyet artışı, doğrudan doğruya ülkelerin ithalat faturalarını şişirerek Asya para birimleri üzerindeki değer kaybı baskısını şiddetlendirir. Boğazın kapalı kalması, Asya ekonomileri için sadece bir tedarik zinciri krizi değil, aynı zamanda ulusal rezervlerin hızla eridiği ve dış borç ödeme kapasitelerinin sorgulandığı bir makroekonomik varoluş tehdididir.

Güney kore wonu ve hindistan rupisinde derinleşen yapısal kırılganlık

Döviz piyasalarındaki panik dalgasının en çok vurduğu ekonomilerin başında, ağır sanayi ve yüksek teknoloji üretimiyle Asya’nın büyüme motorları olan Güney Kore ve Hindistan gelmektedir. Güney Kore ekonomisi, çelikten gemi inşasına, yarı iletkenlerden otomotive kadar uzanan devasa üretim kapasitesini beslemek için dışarıdan ithal edilen enerjiye neredeyse yüzde yüz oranında bağımlıdır. Enerji ithalat faturasındaki ani bir şok, Koreli şirketlerin üretim maliyetlerini (COGS) artırırken, uluslararası pazarlardaki rekabet güçlerini aşındırır. Güney Kore wonu, ülkenin ihracat odaklı ekonomik modelinin zedeleneceği ve cari fazlanın hızla eriyeceği beklentisiyle uluslararası yatırımcılar tarafından sert bir şekilde satılmaktadır. Yüksek petrol fiyatları, Kore’nin ihracat gelirlerini anında yutarak ülkenin dış ticaret bilançosunda devasa delikler açmaktadır.

Benzer bir kırılganlık, nüfus ve tüketim hacmi bakımından dünyanın en büyük ekonomilerinden biri olan Hindistan için de geçerlidir. Hindistan, günlük petrol tüketiminin çok büyük bir kısmını doğrudan ithalat yoluyla karşılayan devasa bir net enerji tüketicisidir. Hürmüz Boğazı krizinin petrol fiyatlarını yukarı çekmesi, Hindistan’ın ithalat faturasını milyarlarca dolar artırarak ülkenin kronik cari açığını daha da derinleştirmektedir. Hindistan rupisindeki sert değer kaybı, aynı zamanda ülkede “ithal enflasyon” (imported inflation) krizini tetiklemektedir. Rupinin dolara karşı erimesi, sadece petrolün değil, yurt dışından alınan her türlü ham maddenin ülke içine daha pahalıya girmesi anlamına gelir. Bu durum, Hindistan Merkez Bankası’nı (RBI) ekonomik büyümeyi yavaşlatma pahasına politika faizlerini artırmak zorunda bırakacak zorlu bir “stagflasyon” (durgunluk içinde enflasyon) sarmalının içine itmektedir.

Tayland bahtı ve filipin pesosu üzerindeki turizm ve lojistik baskısı

Güney Asya’nın gelişmekte olan diğer önemli ekonomileri de bu makroekonomik şok dalgasından kaçamamaktadır. Tayland bahtı, ülkenin GSYH’sinin belkemiğini oluşturan turizm ve lojistik sektörlerinin enerji fiyatlarına olan aşırı duyarlılığı nedeniyle ağır bir baskı altındadır. Tayland ekonomisi, küresel turist akışına ve uluslararası havacılık sektörüne derinden entegredir. Havacılık sektörünün en büyük gider kalemi olan jet yakıtı fiyatlarının, petrol arzındaki daralma nedeniyle uçuşa geçmesi, turizm maliyetlerini artırarak ülkeye giren döviz akışını yavaşlatma riski taşımaktadır. Ayrıca, üretim sektöründe kullanılan enerjinin pahalanması, Tayland’ın dış ticaret dengesini bozarak baht üzerinde spekülatif satış baskıları yaratmaktadır. Kurun zayıflaması, Merkez Bankası’nın döviz rezervlerini eriterek müdahale etme zorunluluğunu doğurabilir.

Filipinler ekonomisi ise yapısal olarak farklı bir dinamikle, ancak benzer bir sonuçla krizden etkilenmektedir. Ülke ekonomisinin en büyük döviz kaynağı, yurt dışında çalışan milyonlarca Filipinlinin ülkeye gönderdiği işçi dövizleridir (remittances). Ancak ülkenin kendi içindeki enerji ihtiyacı tamamen ithalata dayalıdır. Artan petrol ve doğal gaz fiyatları, Filipinler’in enerji ithalat faturasını o kadar hızlı şişirmektedir ki, yurt dışından gelen işçi dövizleri bu açığı kapatmaya yetmemektedir. Filipin pesosu, ülkenin uluslararası rezervlerinin ithalatı karşılama oranının (import cover ratio) zayıfladığı algısıyla değer kaybetmektedir. Üstelik Filipinler’de enerji fiyatlarının doğrudan sepet enflasyonuna yansıması, hanehalkı satın alma gücünü hızla düşürerek iç talebi boğmakta ve ekonomik büyümeyi aşağı çekmektedir.

MUFG Bank analizi ve çatışmanın uzama senaryosunun maliyetleri

Finansal piyasaların geleceğe dair öngörülerini şekillendiren en önemli unsurlardan biri, küresel bankaların ve düşünce kuruluşlarının stratejistleri tarafından hazırlanan projeksiyonlardır. Asya piyasalarının nabzını tutan Japonya merkezli dev finans kuruluşu MUFG Bank’tan Michael Wan, mevcut krizin derinliğine dair son derece karamsar bir tablo çizmiştir. Wan, yaptığı analizde, Hürmüz Boğazı’nda ticari trafiğin kısa vadede yeniden başlamasının artık çok daha düşük bir ihtimal olduğunu vurgulamıştır. Piyasa aktörlerinin en çok korktuğu şey “belirsizliğin kalıcılaşmasıdır”. Eğer boğaz geçişlerinin ne zaman normale döneceği belli değilse, tedarik zinciri yöneticileri ve fon yöneticileri en kötü senaryoyu (worst-case scenario) temel alarak fiyatlama yapmak zorundadırlar.

Stratejist Wan, Başkan Donald Trump’ın hafta sonu açıkladığı abluka kararına dikkat çekerek, bu tür askeri ve ekonomik ambargoların kısa sürede çözülme ihtimalinin zayıf olduğunu belirtmiştir. Analizde öne çıkan en çarpıcı tespit, çatışmanın uzamasının Trump için savaş maliyetini (ekonomik, siyasi ve askeri) artıracağı, ancak diplomasinin iflas ettiği bir ortamda bunun daha olası bir senaryo haline geldiği yönündedir. Çatışmanın uzaması, ABD ekonomisi için de yüksek enflasyon ve mali açık (fiscal deficit) riskleri barındırsa da, gelişmekte olan ülkeler için kelimenin tam anlamıyla bir felaket senaryosudur. Uzayan bir kriz, petrol fiyatlarını kalıcı olarak yüksek bir platoda tutacak, Asya para birimleri üzerindeki dolar hegomonyasını sertleştirecek ve küresel büyüme tahminlerinin art arda aşağı yönlü revize edilmesine neden olacaktır.

Merkez bankalarının para politikası çıkmazı ve faiz artırımları

Yerel para birimlerinin dolar karşısında serbest düşüşe geçmesi, Asya kıtasındaki merkez bankası başkanlarını ekonomi tarihinin en zorlu para politikası sınavlarından biriyle karşı karşıya bırakmaktadır. Geleneksel para politikası teorisine göre, bir para birimi aşırı değer kaybettiğinde ve enflasyon ithal edildiğinde, merkez bankasının atması gereken ilk adım politika faizlerini (interest rates) artırmaktır. Faiz oranlarının yükseltilmesi, ülkenin finansal varlıklarını yabancı yatırımcılar için daha cazip hale getirerek sermaye çıkışını durdurmayı ve kuru istikrara kavuşturmayı amaçlar. Ancak günümüz koşullarında Asya merkez bankaları için bu reçete büyük yan etkiler barındırmaktadır.

Krizin temelinde yatan sorun, Asya ekonomilerinin bir yandan kur şoku yaşarken diğer yandan artan enerji maliyetleri nedeniyle ekonomik durgunluk (resesyon) sinyalleri vermesidir. Eğer bir merkez bankası, Asya para birimleri üzerinde oluşan baskıyı kırmak ve ithal enflasyonu durdurmak için faizleri agresif bir şekilde artırırsa, zaten zayıflamaya başlamış olan iç talebi tamamen boğar, şirketlerin kredi kullanma maliyetlerini katlayarak iflaslara yol açar ve işsizliği tırmandırır. Bu durum, “stagflasyon” ortamında para politikasının kilitlenmesi (policy dilemma) anlamına gelir. Güney Kore, Hindistan ve Tayland gibi ülkelerin merkez bankaları, şu anda bir yandan döviz rezervlerini (FX reserves) yakarak piyasaya dolar satıp kurları dizginlemeye çalışırken, diğer yandan ekonomiyi resesyona sokmayacak optimal faiz seviyesini bulmaya yönelik adeta karanlıkta yol almaktadırlar. Bu belirsizlik, döviz piyasaları spekülatörlerinin Asya kurlarına karşı daha agresif satış pozisyonları açmalarına zemin hazırlamaktadır.

Küresel enflasyonist baskılar ve asya ihracatının rekabet gücü

Kurlardaki değer kaybı, teorik olarak bir ülkenin ihracatını ucuzlatarak dış pazarlardaki rekabet gücünü artırır (J-eğrisi etkisi). Ancak mevcut krizin dinamikleri bu geleneksel teoriyi geçersiz kılmaktadır. Çünkü Asya ülkelerinin ürettiği malların (elektronik eşya, otomotiv, tekstil, makine) üretim süreci, doğrudan ithal edilen enerjiye ve ara mallarına bağımlıdır. Hürmüz Boğazı‘nın kapanması nedeniyle artan enerji maliyetleri, Asyalı üreticilerin birim üretim maliyetlerini o kadar hızlı artırmaktadır ki, yerel para birimindeki değer kaybının yarattığı fiyat avantajı tamamen silinip gitmektedir. Daha basit bir ifadeyle, Asya’da üretilen bir akıllı telefonun veya bir otomobilin fabrika çıkış maliyeti dolar bazında artmakta, bu da küresel enflasyonu besleyen yepyeni bir dalga yaratmaktadır.

Üstelik Asyalı şirketlerin, maliyet enflasyonunu Batılı tüketicilere yansıtma kapasiteleri de sınırlıdır. ABD ve Avrupa pazarında zaten yüksek seyreden faiz oranları nedeniyle tüketici talebi zayıflamıştır. Asyalı ihracatçılar, ya artan maliyetleri fiyatlara yansıtıp pazar payı kaybedecekler ya da kar marjlarından fedakarlık ederek (margin squeeze) finansal yapılarını tehlikeye atacaklardır. Her iki senaryo da, Asya kıtasına giren doğrudan yabancı yatırımların (FDI) yavaşlamasına ve kurumsal iflas risklerinin artmasına neden olacaktır. Bu karamsar tablo, yabancı portföy yöneticilerinin Asya borsalarından çıkışlarını hızlandırarak, hisse senedi ve tahvil piyasalarından kaçan milyarlarca doların döviz kurunda yarattığı sarsıntıyı bir kat daha artırmaktadır.

Güvenli liman arayışı ve dolar endeksinin (dxy) güçlenmesi

Küresel döviz piyasalarındaki fiyatlamalar, terazinin iki kefesi gibi çalışır; bir kefede riskli gelişen ülke para birimleri varken, diğer kefede rezerv para birimi olan Amerikan doları bulunur. Diplomatik krizlerin tırmandığı ve savaş tamtamlarının çaldığı dönemlerde, terazinin ağırlık merkezi kaçınılmaz olarak dolara kayar. Uluslararası piyasalarda doların, diğer altı majör para birimine karşı değerini ölçen Dolar Endeksi (DXY), abluka haberleriyle birlikte sert bir yukarı yönlü ivme kazanmıştır. Doların bu denli güçlenmesi, sadece ABD’nin ekonomik performansından değil, dünyanın geri kalanındaki jeopolitik korku ikliminden beslenmektedir.

Doların küresel çapta değer kazanması, gelişmekte olan Asya ekonomileri için “orijinal günah” (original sin) olarak bilinen makroekonomik sorunu tetikler. Orijinal günah, gelişmekte olan ülkelerin devlet ve özel sektör borçlarının çok büyük bir kısmının kendi yerel para birimleri yerine dolar cinsinden olması durumudur. Güney Kore’deki dev şirketlerden Hindistan’daki altyapı firmalarına kadar pek çok kurumun devasa dolar borçları bulunmaktadır. Yerel para birimlerinin dolar karşısında erimesi, bu şirketlerin ve devletlerin borç servis (ödeme) maliyetlerini yerel para cinsinden astronomik boyutlara taşır. Borçlarını çevirmekte (rollover) zorlanan kurumlar, piyasadan daha yüksek faizlerle dolar talep etmeye başlar, bu da döviz piyasaları üzerinde kendi kendini besleyen (self-fulfilling) bir döviz krizini körükler. Sermaye kontrollerinin (capital controls) dahi masaya yatırılabileceği bu tür kriz anları, yabancı yatırımcıların ülkeye olan güvenini on yıllar boyunca zedeleyecek kalıcı hasarlar bırakabilir.

Makroekonomik projeksiyonlar ve piyasaların ufuk çizgisi

Gelinen noktada, ABD ile İran arasındaki diplomatik iplerin tamamen kopması ve Hürmüz Boğazı üzerinde kurulan abluka, küresel ekonomiyi son on yılların en karmaşık ve çözümü zor enflasyonist krizlerinden birinin içine itmiştir. Asya ekonomileri, bu jeopolitik satranç tahtasında en büyük bedeli ödeyen piyonlar konumuna düşme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Finansal piyasaların önümüzdeki günlerde odaklanacağı temel metrikler; petrol fiyatlarındaki risk priminin kalıcılığı, Asya merkez bankalarının döviz rezervlerindeki erime hızı ve dolar endeksindeki yukarı yönlü seyrin şiddeti olacaktır.

Kısa vadede Asya para birimleri üzerindeki bu yıkıcı baskının hafiflemesi, ancak jeopolitik arenada sürpriz bir de-eskalasyon (gerilimin düşürülmesi) adımı atılmasına veya küresel merkez bankalarının koordineli bir dolar likidite swap hattı (liquidity swap lines) açarak gelişmekte olan piyasalara nefes aldırmasına bağlıdır. Aksi takdirde, ithal enflasyonla boğuşan, dış ticaret açıkları büyüyen ve borç servis maliyetleri katlanan enerji bağımlısı Asya ekonomilerinin, sadece bir döviz kuru dalgalanmasıyla değil, yapısal bir makroekonomik resesyonla yüzleşmesi kaçınılmaz olacaktır. Dünya ekonomisi, bir boğazın sularına hapsolmuş enerji akışının, trilyonlarca dolarlık finansal piyasaları nasıl rehin alabildiğine dair tarihi ve acı verici bir ders almaktadır.

 

 

blank

Japonya’da bilanço sezonu kötü başladı, Nikkei endeksi geriledi

Prev
blank

BofA: Çin’de enflasyon görünümü iyileşse de faiz indirimi için alan bulunuyor

Sonraki
Faizsiz Ev & Araba