Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump’ın bizzat duyurduğu, İsrail ve Lübnan liderlerini 34 yıl aradan sonra ilk kez aynı masada buluşturacak olan tarihi zirve, Orta Doğu jeopolitiğinde sismik bir değişimin ve yeni bir makroekonomik mimarinin habercisi olarak değerlendiriliyor.
Otuz dört yıllık diplomatik buz devrinin sona ermesi
Uluslararası ilişkiler tarihinde bazı coğrafyalar, on yıllar boyunca dondurulmuş çatışmaların (frozen conflicts) ve diplomatik çözümsüzlüklerin ağırlığı altında ezilirler. İsrail ve Lübnan arasındaki ilişki, teknik olarak 1948 yılından bu yana devam eden bir savaş halini temsil etmekle birlikte, iki ülke liderlerinin doğrudan ve en üst düzeyde temas kurduğu son tarih 1990’ların başındaki o fırtınalı döneme, 1991 Madrid Barış Konferansı ve hemen sonrasına dayanmaktadır. Aradan geçen 34 yıllık süre zarfında bu iki komşu ülke; sınır anlaşmazlıkları, İsrail’in Güney Lübnan işgali, 2006 yılındaki yıkıcı savaş ve en önemlisi İran destekli Hizbullah’ın Lübnan içinde “devlet içinde devlet” statüsüne yükselmesi nedeniyle diplomatik olarak tamamen izole bir yaşam sürmüştür. Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump’ın kendi kurduğu sosyal medya platformu Truth Social üzerinden yaptığı,
“İsrail ile Lübnan arasında biraz nefes alanı oluşturmaya çalışıyoruz. İki liderin konuşmasının üzerinden uzun zaman geçti, yaklaşık 34 yıl. Yarın gerçekleşecek”
şeklindeki o gayriresmi ancak tarihi duyuru, işte bu çeyrek asrı aşan diplomatik buz devrinin (ice age) Amerikan balyozuyla kırılması anlamına gelmektedir.
Bu görüşmenin sadece gerçekleşecek olması bile, Orta Doğu’daki mevcut jeopolitik statükonun sürdürülemez olduğunun en büyük kanıtıdır. Görüşme öncesinde iki ülkenin büyükelçilerinin Washington’da bir araya gelmesi ve bu ön toplantıya ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun bizzat katılması, Amerikan devlet aklının bu sürece ne denli ağırlık verdiğini göstermektedir. Bilindiği üzere Marco Rubio, Amerikan siyasetinde İran’a ve onun vekil güçlerine (proxy forces) karşı en şahin (hawkish) tutumu sergileyen figürlerden biridir. Rubio’nun bu masada yer alması, Washington’ın bu görüşmeyi sadece İsrail ile Lübnan arasında basit bir sınır veya ateşkes müzakeresi olarak değil; aynı zamanda İran’ın “Direniş Ekseni”ni (Axis of Resistance) diplomatik ve ekonomik olarak parçalama stratejisinin bir parçası olarak kurguladığını kanıtlamaktadır.
Lübnan’ın makroekonomik çöküşü ve “başarısız devlet” sendromu
Lübnan tarafının İsrail ile aynı masaya oturmasını zorunlu kılan temel dinamik, sadece İsrail’in askeri operasyonlarının yarattığı fiziksel yıkım değil; ülkenin içinde bulunduğu tarihin en derin makroekonomik buhranıdır. Ekonomi literatüründe “Başarısız Devlet” (Failed State) kavramının adeta canlı bir laboratuvarı haline gelen Lübnan, 2019 yılından bu yana eşi benzeri görülmemiş bir finansal çöküş (financial meltdown) yaşamaktadır. Lübnan Merkez Bankası’nın (Banque du Liban) rezervlerinin tükenmesi, bankacılık sisteminin fiilen iflas etmesi, mevduat sahiplerinin kendi paralarına erişememesi ve Lübnan Lirası’nın değerinin yüzde 98 oranında buharlaşması, ülkeyi bir hiperenflasyon (hyperinflation) sarmalına sürüklemiştir. Ülkenin Gayrisafi Yurt İçi Hasılası (GSYH) sadece birkaç yıl içinde yarı yarıya erimiş, orta sınıf tamamen yok olmuş ve nüfusun yüzde 80’inden fazlası yoksulluk sınırının altına itilmiştir.
Lübnan’ın bu makroekonomik enkazdan çıkabilmesinin tek yolu, Uluslararası Para Fonu (IMF) ile kapsamlı bir kurtarma paketi imzalaması, Dünya Bankası fonlarına erişmesi ve Körfez ülkelerinden (Suudi Arabistan, BAE) yeniden Doğrudan Yabancı Yatırım (FDI) çekebilmesidir. Ancak hiçbir küresel finans kuruluşu veya yatırımcı, güney sınırında İsrail ile her an topyekün bir savaşa girebilecek, havaalanı veya limanları bombalanma riski taşıyan bir ülkeye tek bir dolar dahi yatırım yapmaz. Lübnan liderliğinin Washington’daki masada talep ettiği “İsrail’in askeri operasyonlarını durdurması”, sadece bir güvenlik talebi değil, aynı zamanda ülkenin makroekonomik olarak nefes alabilmesi ve yeniden inşa sürecine (reconstruction) başlayabilmesi için hayati bir zorunluluktur. Barış veya kalıcı bir ateşkes olmadan, Lübnan ekonomisinin dirilmesi matematiksel olarak imkansızdır.
İsrail’in çok cepheli savaşı ve ekonomik sürdürülebilirlik krizi
Madalyonun diğer yüzünde yer alan İsrail için ise durum, farklı bir boyutta da olsa benzer bir “ekonomik sürdürülebilirlik” (economic sustainability) kaygısı barındırmaktadır. İsrail ekonomisi, yapısal olarak yüksek teknoloji ihracatına (high-tech sector), inovasyona ve küresel sermaye entegrasyonuna dayalı modern bir “Startup Nation” (Girişimci Ülke) modelidir. Ancak son yıllarda Gazze’de, Batı Şeria’da, İran ile doğrudan füze savaşlarında ve Kuzey’de Lübnan (Hizbullah) cephesinde yürütülen “çok cepheli savaş” (multi-front war), bu ekonomik modeli derinden sarsmıştır. Yüz binlerce İsrailli yedek askerin (reservists) sivil ekonomiden çekilerek aylarca cephede tutulması, teknoloji şirketlerinde, tarımda ve hizmet sektöründe devasa bir işgücü kaybına (labor shortage) yol açmıştır.
İsrail’in savunma harcamalarının GSYH’ye oranının astronomik seviyelere çıkması, bütçe açığını (fiscal deficit) patlatmış ve ülkenin tarihinde ilk kez uluslararası kredi derecelendirme kuruluşları (Moody’s, S&P, Fitch) tarafından peş peşe not indirimlerine (sovereign rating downgrades) maruz kalmasına neden olmuştur. Not indirimleri, İsrail’in uluslararası piyasalardan borçlanma maliyetlerini artırmış ve yatırımcıların risk primini (risk premium) yukarı çekmiştir. İsrail liderliğinin masadaki temel hedefi olan “Hizbullah’ı ortadan kaldırma” veya en azından Litani Nehri’nin kuzeyine sürme arzusu, sadece Kuzey İsrail’den tahliye edilen on binlerce İsraillinin evlerine güvenle dönebilmesini sağlamak için değil; aynı zamanda savaş ekonomisinden (war economy) çıkıp, yeniden yatırım çekebilecek güvenli bir makroekonomik iklim yaratmak içindir. İsrail, askeri olarak düşmanlarını zayıflatmış olsa da, bu kazanımları uzun vadeli ve bağlayıcı bir diplomatik anlaşmaya (diplomatic treaty) dönüştüremediği sürece ekonomik kanamayı durduramayacağının farkındadır.
Doğu akdeniz enerji jeopolitiği ve barış temettüsü (peace dividend)
İki ülke liderini 34 yıl sonra masaya oturtan görünmez ancak en güçlü makroekonomik motivasyonlardan biri de Doğu Akdeniz’in derinliklerinde yatan devasa enerji rezervleridir. Bilindiği üzere İsrail ve Lübnan, 2022 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nin arabuluculuğunda tarihi bir Deniz Sınırı Anlaşması imzalamış ve Karish ile Qana doğal gaz sahalarının paylaşımı konusunda fiili (de facto) bir uzlaşıya varmışlardı. Ancak patlak veren savaş, bu anlaşmanın getireceği ekonomik potansiyeli tamamen dondurmuştur. Enerji jeopolitiği, her iki ülkenin de gelecekteki en büyük gelir kaynağıdır.
İsrail, Leviathan ve Tamar sahalarından çıkardığı gazla hali hazırda bir enerji ihracatçısı konumundadır; ancak bu gazın Avrupa’ya güvenle taşınabilmesi ve yeni uluslararası konsorsiyumların (TotalEnergies, Eni gibi) bölgeye yatırım yapabilmesi için sıfır çatışma riskine ihtiyaç vardır. Lübnan için ise Qana sahasında başlayacak olası bir doğal gaz üretimi, iflas etmiş devlet bütçesini kurtaracak ve ülkenin kronik elektrik kesintilerini çözecek tek umut ışığıdır. Eğer Washington’daki bu tarihi zirve, sadece bir çatışmasızlık değil, kalıcı bir sınır güvenliği mekanizması üretebilirse, bu durum Doğu Akdeniz’de milyarlarca dolarlık yeni enerji yatırımlarının önünü açacaktır. İktisat literatüründe “Barış Temettüsü” (Peace Dividend) olarak adlandırılan bu durum, savaş için harcanan milyarlarca doların, enerji altyapısına, boru hatlarına ve sivil projelere kaydırılmasını ifade etmektedir.
Trump’ın işlemsel diplomasisi (transactional diplomacy) ve yeni yaklaşım
Bu görüşmenin mimarı olan ABD Başkanı Donald Trump’ın dış politika yaklaşımı, seleflerinden tamamen farklı, “işlemsel diplomasi” (transactional diplomacy) adı verilen ve tamamen kar-zarar hesaplarına dayanan bir doktrindir. Trump, Orta Doğu’daki kronik sorunları ideolojik veya tarihsel bir bagajla değil; gayrimenkul anlaşmaları yapar gibi somut teşvikler (incentives) ve ağır cezalar (sanctions/penalties) üzerinden çözmeye çalışmaktadır. İlk başkanlık döneminde mimarı olduğu ve İsrail ile çeşitli Arap devletleri (BAE, Bahreyn, Fas) arasında imzalanan “İbrahim Anlaşmaları” (Abraham Accords), tam da bu ekonomik havucun güvenlik anlaşmasına dönüştürülmüş halidir.
Trump’ın,
“İsrail ile Lübnan arasında biraz nefes alanı oluşturmaya çalışıyoruz”
ifadesi, oldukça pragmatik bir yaklaşımın özetidir. Trump yönetimi, Lübnan devletine ve ordusuna (Lübnan Silahlı Kuvvetleri – LAF) milyarlarca dolarlık bir yeniden inşa fonu, uluslararası borçların yeniden yapılandırılması (debt restructuring) ve Körfez sermayesinin ülkeye girişini sağlama sözü verebilir. Bunun karşılığında Lübnan devletinden istenen tek ve en büyük taviz; ülkenin güneyinde devlet tekelini yeniden kurması, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 1701 sayılı kararını (UNSCR 1701) harfiyen uygulaması ve Hizbullah’ın askeri altyapısını tamamen silahsızlandırmasıdır. Trump, ekonomik refah paketini masaya koyarak, Lübnan halkının Hizbullah’a karşı tavır almasını sağlamayı hedefleyen son derece keskin bir makro-stratejik kumar oynamaktadır.
Hizbullah’ın güvenlik ikilemi ve lübnan devletinin kapasite sorunu
Washington’daki bu tarihi masada fiziksel olarak bulunmayan ancak gölgesi tüm müzakerelerin üzerine düşen en büyük aktör şüphesiz ki Hizbullah’tır. İsrail’in temel hedefi olan “İran destekli Hizbullah’ı ortadan kaldırmak”, kağıt üzerinde veya diplomatik bir toplantıda imzalanacak bir belgeyle başarılabilecek kadar basit bir hedef değildir. Hizbullah, sadece bir milis gücü değil; aynı zamanda Lübnan parlamentosunda vekilleri olan, kendi hastaneleri, okulları, bankacılık sistemi (Al-Qard Al-Hasan) ve yüz binlerce sadık Şii tabanı olan devasa bir sosyopolitik organizasyondur.
Lübnan devletini temsil eden resmi liderlerin (Başbakan veya Meclis Başkanı) Washington’da İsrail ile bir anlaşmaya varması, bu anlaşmanın sahada (ground truth) uygulanabileceği anlamına gelmemektedir. Zayıf ve bütçesiz Lübnan Ordusu’nun, İsrail’in bile yıllardır yok edemediği Hizbullah’ı silahsızlandırmaya kalkışması, Lübnan’ı yeni ve çok daha kanlı bir iç savaşa (civil war) sürükleme potansiyeli taşımaktadır. Dolayısıyla İsrail ve ABD tarafının, Lübnan liderliğinden talep ettiği şeyler, aslında Lübnan devletinin kapasitesini (state capacity) fersah fersah aşan taleplerdir. Bu noktada masadaki kilit soru şudur: Çökmüş bir ekonomi ve zayıf bir ordu ile Lübnan devleti, kendi topraklarındaki İran vekiline karşı nasıl bir egemenlik kuracaktır? ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun masadaki varlığı, Amerika’nın bu kapasite boşluğunu doğrudan askeri destek, istihbarat paylaşımı ve yaptırım tehditleriyle doldurmaya hazır olduğunun bir sinyali olarak okunmalıdır.
İran faktörü ve direniş ekseninin (axis of resistance) kırılma noktası
İsrail ve Lübnan liderlerinin Washington’da aynı masaya oturması, bölgesel bir satranç oyununda doğrudan Tahran’a çekilmiş devasa bir “Şah” hamlesidir. İran’ın dış politika doktrini, sınırlarının binlerce kilometre ötesinde oluşturduğu vekalet güçleri (proxy forces) ağı olan “Direniş Ekseni”ne dayanmaktadır. Hizbullah, bu eksenin taç mücevheri ve İran’ın İsrail’e karşı en büyük caydırıcı (deterrent) gücüdür. Eğer Lübnan devleti, Amerikan garantörlüğünde İsrail ile bir anlaşmaya varır ve Hizbullah’ı marjinalize etmeyi kabul ederse; bu durum İran’ın Doğu Akdeniz’e uzanan jeopolitik köprüsünün (Shiite Crescent) çökmesi anlamına gelecektir.
Trump yönetiminin Orta Doğu stratejisi, sorunları tek tek izole ederek çözme üzerine kuruludur. Ekonomik yaptırımlar ve deniz ablukalarıyla finansal olarak boğulan İran’ın (daha önceki krizlerde Hürmüz Boğazı’nda yaşananlar göz önüne alındığında), Lübnan’ı finanse etme gücü giderek azalmaktadır. Trump ve Rubio ikilisi, İran’ın bu ekonomik zayıflığını (economic vulnerability) fırsata çevirerek, Lübnan’ı cazip makroekonomik tekliflerle (örneğin bir Marshall Planı benzeri kurtarma paketiyle) İran yörüngesinden koparmayı hedeflemektedir. Bu nedenle zirve, sadece İsrail ve Lübnan arasında bir barış arayışı değil; aynı zamanda İran’ın bölgesel nüfuzunu ekonomik araçlarla tasfiye etme projesidir.
Sonuç: tarihi zirvenin olası senaryoları ve küresel piyasalara etkisi
Sonuç itibarıyla, 34 yıl sonra gerçekleşecek olan bu tarihi İsrail-Lübnan zirvesi, dünya ekonomisinin ve Orta Doğu güvenliğinin geleceği açısından bir dönüm noktasıdır. Amerika Birleşik Devletleri’nin başkenti Washington’da, Başkan Trump’ın işlemsel diplomasisi ve Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun şahin vizyonu altında kurulacak bu masa, iki ülkenin kaderini belirleyecektir. Lübnan masada “ekonomik hayatta kalma ve altyapısının yok edilmesini durdurma” mücadelesi verirken; İsrail, “kuzey sınırlarında kalıcı güvenlik ve çok cepheli savaşın getirdiği mali çöküşten kurtulma” arayışındadır.
Küresel finans piyasaları (Wall Street, petrol borsaları ve tahvil yatırımcıları), bu zirveden çıkacak sonuçları yakından takip edecektir. Masadan olumlu bir uzlaşı, bir ateşkes takvimi veya sınır güvenliği mutabakatı çıkması durumunda; Orta Doğu’daki jeopolitik risk primi hızla düşecek, Doğu Akdeniz enerji projeleri yeniden fiyatlanacak ve bölgeye yönelik sermaye akışları (capital inflows) canlanacaktır. Ancak zirvenin, Hizbullah’ın silah bırakmayı reddetmesi veya Lübnan’ın iç siyasi bölünmüşlüğü nedeniyle bir fiyaskoyla sonuçlanması; savaşın daha da şiddetlenmesine, petrol fiyatlarının yeniden sıçramasına ve bölge ekonomilerinin on yıllar sürecek karanlık bir “hiperenflasyon ve yıkım” sarmalına hapsolmasına neden olacaktır. Tüm dünya, 34 yıl sonra kırılan bu diplomatik buzun altından taze bir bahar mı yoksa yeni bir fırtına mı çıkacağını nefesini tutarak izlemektedir.