IMF: BOJ, enflasyon baskılarını görmezden gelebilir ve normalleşme sürecine bağlı kalabilir | vkmfinans
Döviz Kurları
Döviz Kurları
USD/TRY
%0.23
44,8573
EUR/TRY
%-0.09
52,8184
GBP/TRY
%0.01
60,6735
CHF/TRY
%0.49
57,3954
SAR/TRY
%0.23
11,9585
JPY/TRY
%0.32
0,2830
RUB/TRY
%0.77
0,59064
EUR/USD
%-0.16
1,17632
EUR/GBP
%-0.07
0,8703
GBP/USD
%-0.07
1,3517
BRENT/USD
%-6.58
93,28
XAU/TRY
%1.06
216.621,99
XAG/TRY
%3.20
3.622,01
CAD/TRY
%0.33
32,7693
AUD/TRY
%0.35
32,1650
SEK/TRY
%0.50
4,8954
RSD/TRY
%-0.04
0,4500
XAU/USD
%0.84
4.829,99

IMF: BOJ, enflasyon baskılarını görmezden gelebilir ve normalleşme sürecine bağlı kalabilir

Uluslararası Para Fonu (IMF) Japonya Misyon Şefi Rahul Anand, Orta Doğu'daki savaşın küresel enerji piyasalarında yarattığı enflasyonist şoklara rağmen, Japonya Merkez Bankası'nın (BOJ) bu baskıları geçici bir dalgalanma olarak değerlendirip "görmezden gelebileceğini" (look-through)…

Uluslararası Para Fonu (IMF) Japonya Misyon Şefi Rahul Anand, Orta Doğu'daki savaşın küresel enerji piyasalarında yarattığı enflasyonist şoklara rağmen, Japonya Merkez Bankası'nın (BOJ) bu baskıları geçici bir dalgalanma olarak değerlendirip "görmezden gelebileceğini&…

blank
Paylaş

Uluslararası Para Fonu (IMF) Japonya Misyon Şefi Rahul Anand, Orta Doğu’daki savaşın küresel enerji piyasalarında yarattığı enflasyonist şoklara rağmen, Japonya Merkez Bankası’nın (BOJ) bu baskıları geçici bir dalgalanma olarak değerlendirip “görmezden gelebileceğini” (look-through) ve faiz artırımlarına dayalı para politikası normalleşme sürecine kararlılıkla devam edebileceğini açıkladı.

Japonya merkez bankası’nın (boj) tarihi normalleşme patikası

Küresel makroekonomi tarihinde, Japonya Merkez Bankası’nın (BOJ) son otuz yılda yürüttüğü para politikası denemeleri kadar akademiyi ve piyasaları meşgul eden başka bir vaka çalışması (case study) bulunmamaktadır. 1990’ların başındaki devasa varlık balonunun patlamasının ardından (Kayıp On Yıllar – Lost Decades) derin bir deflasyon sarmalına giren Japonya ekonomisi, bu kronik fiyat düşüşlerini kırabilmek için dünyada ilk kez Sıfır Faiz Politikası’nı (ZIRP), ardından Negatif Faiz Politikası’nı (NIRP) ve nihayetinde Getiri Eğrisi Kontrolü’nü (Yield Curve Control – YCC) icat etmiş ve uygulamıştır. 2026 yılına gelindiğinde ise BOJ, nihayet bu ultra-gevşek ve olağanüstü para politikası araçlarını yavaş yavaş terk ederek, geleneksel (ortodoks) merkez bankacılığına dönüş anlamına gelen “normalleşme” (normalization) sürecine girmiştir.

IMF Japonya Misyon Şefi Rahul Anand’ın açıklamalarının merkezinde yer alan faiz artırım patikası, bu tarihi dönüşümün en somut kanıtıdır. BOJ’un mevcut politika faizini %0,75 seviyesinde tutması, geçmişin -%0,1’lik negatif faiz dünyasından ne kadar uzaklaşıldığını göstermektedir. IMF’nin, BOJ’un politika faizini bu seviyeden başlayarak üç kez daha artırıp %1,5 seviyesine çıkarmasını beklemesi, Japonya’da artık paranın bir “maliyeti” (cost of capital) olduğunun tescilidir. Faizlerin %1,5 seviyesine ulaşması, Japon Yeni’nin (JPY) uluslararası piyasalardaki getiri dezavantajını bir nebze olsun hafifletecek ve Japon hanehalkının devasa tasarruf havuzuna on yıllar sonra ilk kez kayda değer bir risksiz getiri (risk-free return) sunacaktır. Ancak bu normalleşme yolculuğu, dışsal jeopolitik şokların gölgesinde yürütülmek zorundadır.

Enerji şoku karşısında “görmezden gelme” (look-through) stratejisi

Makroekonomik kriz yönetiminde, dışsal bir şokun (örneğin Orta Doğu’daki bir savaşın tetiklediği petrol fiyatlarındaki sıçramanın) merkez bankaları tarafından nasıl karşılanacağı, şokun doğasına ve ülkenin enflasyon dinamiklerine bağlıdır. Hatırlanacağı üzere, Avrupa Merkez Bankası (ECB) Başkanı Christine Lagarde, Avrupa’nın kırılgan yapısı nedeniyle bu enerji şokunu “görmezden gelmenin büyük bir hata olacağını” belirtmişti. Ancak IMF yetkilisi Rahul Anand, Japonya Merkez Bankası için tamamen zıt bir strateji önermekte ve BOJ’un bu şoku

“görmezden gelebileceğini (look-through) ve normalleşme sürecini aynı hızda sürdürebileceğini”

ifade etmektedir.

Bu makroekonomik ayrışmanın (divergence) temel nedeni, Japonya’nın yapısal enflasyon karakteristiğidir. Bir merkez bankası, sadece geçici (transitory) bir arz şokundan kaynaklanan ve manşet enflasyonu (headline inflation) artıran fiyat hareketlerine karşı faiz silahını kullanmamalıdır. Çünkü faiz artırımları, talebi baskılar; oysa enerji fiyatlarındaki artış arz yetersizliğinden kaynaklanmaktadır. Anand’ın, “yükselen yakıt maliyetlerinin manşet enflasyonu artıracağını ancak çekirdek enflasyon ve ücretlere ikinci tur etkilerin (second-round effects) sınırlı olacağını” belirtmesi, Japonya’daki fiyatlama davranışlarının (pricing behavior) Batı ülkelerinden ne kadar farklı olduğunu kanıtlamaktadır. Japon şirketleri, artan maliyetleri tüketiciye yansıtmak (pass-through) konusunda dünyadaki en isteksiz kurumsal yapılardan biridir. Tüketiciyi küstürmekten ve pazar payı kaybetmekten korkan Japon şirketleri, genellikle bu şokları kendi kâr marjlarından fedakarlık ederek (margin compression) emerler. Bu nedenle enerji fiyatlarındaki ani bir ralli, Japonya’da kalıcı bir enflasyonist sarmal yaratmaz.

Çekirdek enflasyon (core cpi) ve ikincil etkilerin (second-round effects) sınırlılığı

Enflasyon analizlerinde, fiyat oynaklığı yüksek olan taze gıda ve enerji kalemlerinin dışarıda bırakıldığı “çekirdek enflasyon” (Core CPI) verisi, ekonomideki asıl yapısal fiyat baskılarını ölçmek için kullanılır. Hatta BOJ, kendi iç modellerinde enerji fiyatlarını da tamamen dışarıda bırakan “Çekirdek-Çekirdek” (Core-Core CPI) adı verilen daha dar bir endeksi takip eder. Orta Doğu’daki savaş nedeniyle benzin veya elektrik fiyatları arttığında, bu durum doğrudan manşet enflasyonu yukarı iter (birincil etki). Ancak asıl tehlike, bu enerji maliyetlerinin lojistik şirketleri üzerinden süpermarketlerdeki ürünlerin fiyatlarına, oradan da geçim sıkıntısı yaşayan işçilerin sendikalar aracılığıyla daha yüksek maaş talep etmesine yol açmasıdır (ikincil etki).

IMF Misyon Şefi Anand’ın tespitine göre, Japonya’da bu ikincil etkilerin sınırlı kalması beklenmektedir. Bunun arkasında otuz yıllık bir sosyolojik ve ekonomik “deflasyonist zihniyet” (deflationary mindset) yatmaktadır. Japon tüketiciler fiyat artışlarına karşı son derece duyarlıdır. Herhangi bir sektörde fiyatlar geneline yayılan kalıcı bir artış eğilimi (broad-based inflation) gözlemlenmesi oldukça zordur. Dolayısıyla BOJ Başkanı Kazuo Ueda ve Para Politikası Kurulu, petrol fiyatlarındaki bu jeopolitik sıçramayı, yapısal enflasyon hedeflerini saptıran bir faktör olarak değil, geçici bir dışsal gürültü (noise) olarak sınıflandırmakta haklıdır. Bu da BOJ’a, panik halinde faiz kararlarını değiştirmeden, kendi belirlediği uzun vadeli “normalleşme” takvimine sadık kalma (staying the course) lüksü sunmaktadır.

Shunto (bahar ücret görüşmeleri) ve reel ücretlerin pozitife dönmesi

BOJ’un yüzde 2’lik enflasyon hedefine kalıcı olarak ulaştığına ikna olabilmesi için aradığı yegane “Kutsal Kase” (Holy Grail), ücretler ile fiyatlar arasında sağlıklı ve kendini besleyen bir sarmalın (virtuous wage-price spiral) oluşmasıdır. Enflasyonun sadece ithal edilen pahalı petrolden değil, aynı zamanda vatandaşın cebine giren paranın artmasından (iç talep) kaynaklanması gerekmektedir. Japonya’da bu ücret artışlarının kaderi, “Shunto” (Bahar Ücret Taarruzu/Görüşmeleri) adı verilen ve sendikalar ile dev işverenler (Keidanren) arasında her yıl bahar aylarında yapılan toplu iş sözleşmelerine bağlıdır.

Anand’ın analizinde belirttiği,

“reel ücretlerin pozitif seyredeceği ve yıllık ücret artışlarının iç talebi destekleyeceği”

yönündeki öngörü, Japon makroekonomisi için tarihi bir eşiğin geçildiğini müjdelemektedir. Yıllar boyunca nominal ücretler artsa bile, enflasyon bu artışı yuttuğu için “reel ücretler” (enflasyondan arındırılmış satın alma gücü) sürekli negatif bölgede kalmış, bu da Japon hanehalkının harcama yapmaktan kaçınarak ihtiyati tasarrufa (precautionary saving) yönelmesine neden olmuştu. 2026 yılı itibarıyla reel ücretlerin nihayet pozitif bölgeye (positive territory) geçmesi, tüketicinin alım gücünün arttığını göstermektedir. Cebine daha fazla para giren tüketici harcama yapacak, artan talep şirketlerin kârlılığını yükseltecek ve şirketler de fiyatlarını cesurca artırabilecektir. BOJ’un faizleri %1,5’e çıkarma özgüveni, tam olarak iç talebin bu şekilde organik olarak canlanmasına dayanmaktadır.

Japonya ekonomisinde büyüme ivmesi ve yapısal darboğazlar

Enflasyon ve para politikası cephesindeki bu olumlu ve normalleşen tabloya karşın, Japonya’nın Gayrisafi Yurt İçi Hasıla (GSYH) büyüme projeksiyonları, ülkenin kronik ve yapısal sorunlarını (structural bottlenecks) tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermektedir. IMF’nin tahminlerine göre, 2025 yılında %1,2 olan büyüme oranının, 2026’da %0,7‘ye ve 2027’de %0,6‘ya gerileyecek olması, ekonomi biliminde “Potansiyel Büyüme Hızının” (Potential GDP Growth) düşüklüğü ile açıklanmaktadır.

Bir ekonominin uzun vadeli potansiyel büyüme hızı; işgücündeki artış, sermaye birikimi ve Toplam Faktör Verimliliğine (TFP) bağlıdır. Japonya, dünyanın en hızlı yaşlanan nüfusuna (aging population) ve daralan bir işgücü havuzuna (shrinking workforce) sahiptir. Genç nüfusun azalması, doğal olarak tüketim talebini sınırlandırmakta ve şirketlerin iç pazara yönelik yeni yatırımlar (CapEx) yapma iştahını kapatmaktadır. Hükümetin otomasyona, robotik teknolojilere ve kadınların işgücüne katılımını artırmaya (Womenomics) yönelik reformlarına rağmen, demografik rüzgarın (demographic headwind) yarattığı bu tahribat tamamen telafi edilememektedir. Büyümenin %0,6’lar seviyesine gerilemesi, Japonya’nın artık patlamaya hazır bir büyüme makinesi değil, dengeye oturmuş ancak küçülme riski taşıyan olgun bir “durgun durum” (steady-state) ekonomisi olduğunu kanıtlamaktadır.

Zayıf yen (jpy) sendromu ve ithal enflasyon (imported inflation) dinamiği

Japon makroekonomik tartışmalarının son yıllardaki en hararetli konusu, Japon Yeni’nin (JPY) Amerikan Doları ve diğer majör para birimleri karşısındaki zayıf seyridir. Bir ülkenin para biriminin değer kaybetmesi (depreciation), o ülkenin ihraç ettiği malları dış pazarlarda ucuzlatarak rekabet avantajı sağlar (Toyota veya Sony’nin kârlarının artması gibi). Ancak aynı zamanda, ithal edilen tüm ürünlerin (petrol, doğal gaz, gıda hammaddeleri) ülke içine daha pahalıya girmesine neden olarak “İthal Enflasyon” (imported inflation) yaratır. Raporda “Zayıf yenin ithalat maliyetlerini artırdığına” dikkat çekilmesi, Japonya gibi enerji ve gıda açısından neredeyse tamamen dışa bağımlı bir ada ülkesi için son derece hassas bir konudur.

Bu noktada, IMF Misyon Şefi Anand’ın

“Döviz kurunda doğru seviye yoktur, piyasa tarafından belirlenmelidir”

şeklindeki açıklaması, uluslararası finans kuruluşlarının klasik serbest piyasa (free-floating exchange rate) doktrininin katı bir savunmasıdır. Japonya Maliye Bakanlığı (MOF), Yen’in aşırı değer kaybını önlemek için zaman zaman milyarlarca dolarlık döviz piyasası müdahaleleri (FX interventions) yapmaktadır. Ancak IMF, bir merkez bankasının faiz politikasını sadece döviz kurunu korumak için değiştirmemesi gerektiğini, asıl odak noktasının iç makroekonomik hedefler (enflasyon ve büyüme) olması gerektiğini vurgulamaktadır. Kaldı ki, 2025 yılı verileri incelendiğinde, zayıf Yen’in enflasyon üzerinde korkulduğu kadar büyük ve yıkıcı bir yansıma yaratmadığı (limited pass-through) görülmüştür. Bu durum, BOJ’un Yen’i korumak için panik faiz artırımlarına gitmesine gerek olmadığını teyit etmektedir.

Abd gümrük tarifelerinin etkisi ve küresel tedarik zincirleri

Japonya’nın ihracata dayalı büyüme modelini tehdit eden unsurlardan biri de Amerika Birleşik Devletleri’nin (Trump veya önceki yönetimlerin uyguladığı) agresif gümrük tarifeleri (tariffs) ve korumacı ticaret (protectionism) politikalarıdır. Ancak IMF raporunda “ABD tarifelerinin etkisini sınırladığı” belirtilmektedir. Bu sınırlı etkinin arkasında, Japon çok uluslu şirketlerinin (Keiretsu) küresel tedarik zincirlerini (supply chains) son derece akılcı ve esnek bir şekilde yeniden yapılandırmış (restructuring) olması yatmaktadır.

Geçmişte ürünlerini Japonya’da üretip doğrudan ABD’ye ihraç eden Japon otomotiv ve elektronik devleri, gümrük vergilerinden kaçınmak için yıllar içinde üretim tesislerini bizzat ABD topraklarına (onshoring) veya Güneydoğu Asya (ASEAN) ülkeleri ile Meksika gibi serbest ticaret anlaşmalarının olduğu bölgelere (nearshoring/friendshoring) kaydırmışlardır. Dolayısıyla, Washington’ın Asya’dan veya Çin’den gelen ürünlere uyguladığı yeni vergiler, Japonya’nın toplam makroekonomik dengesinde devasa bir sarsıntı yaratmamaktadır. Japon şirketleri, üretimi yerelleştirerek jeopolitik ticaret savaşlarına karşı muazzam bir kurumsal bağışıklık (corporate resilience) kazanmıştır.

Küresel likidite ve “carry trade” çözülmesi (unwinding) riski

BOJ’un politika faizini %1,5 seviyesine çıkarma patikası, sadece Japonya’nın iç meselesi değil, küresel finansal mimariyi derinden sarsma potansiyeli taşıyan devasa bir likidite olayıdır. Japonya, dünyanın en büyük alacaklı (net creditor) ülkesidir. On yıllar boyunca faizlerin sıfır veya negatif olduğu Japonya’dan çok ucuz maliyetle Yen (JPY) borçlanan uluslararası yatırımcılar (hedge fonlar), bu devasa likiditeyi Amerikan tahvillerine, gelişmekte olan piyasa (Emerging Markets) hisse senetlerine veya yüksek getirili diğer riskli varlıklara yatırmışlardır. Bu işlem literatürde “Yen Carry Trade” olarak adlandırılır.

BOJ’un faizleri artırması ve %1,5’e doğru yürümesi, Yen’in borçlanma maliyetini artırmakta ve aradaki getiri makasını (yield differential) daraltmaktadır. Bu durum, yatırımcıları yıllardır sürdürdükleri bu kârlı carry trade pozisyonlarını kapatmaya (unwinding) zorlamaktadır. Pozisyonların kapanması demek, küresel piyasalardaki riskli varlıkların satılıp, Japon Yeni satın alınması ve sermayenin Japonya’ya geri dönmesi (repatriation) demektir. Yatırımcıların BOJ’un 27-28 Nisan toplantısında faiz artırıp artırmayacağına böylesine pür dikkat odaklanmasının ana nedeni, iç enflasyondan ziyade, bu küresel likidite akışının (capital flows) yaratacağı trilyonlarca dolarlık sarsıntı korkusudur. BOJ’un şahin (hawkish) bir adım atması, Wall Street’ten Avrupa borsalarına kadar geniş bir alanda ani satış baskılarına neden olabilir.

Sonuç ve 2027 hedefine doğru projeksiyonlar

Sonuç itibarıyla, IMF Japonya Misyon Şefi Rahul Anand’ın kapsamlı değerlendirmeleri, Japonya Merkez Bankası’nın tarihin en karmaşık para politikası çıkış (exit strategy) operasyonunu başarıyla yürüttüğünü teyit etmektedir. Orta Doğu’daki savaşın yarattığı jeopolitik gerilimler ve enerji şokları, geçici bir manşet enflasyon yaratsa da, Japonya’nın otuz yıllık deflasyonist zihniyetini kırmayı başaran organik ücret artışları (Shunto), normalleşme sürecinin en büyük garantörüdür.

BOJ, kısa vadeli gürültüleri (noise) “görmezden gelerek” ufuktaki hedefine odaklanmayı seçmiştir. IMF’nin “Japonya enflasyonunun 2027 sonunda %2 hedefine yakınsayacağını” öngörmesi, merkez bankasının fiyat istikrarı (price stability) görevini tam anlamıyla yerine getirdiğinin resmi onayı niteliğindedir. 27-28 Nisan toplantısı, BOJ’un bu kararlılığını piyasalara bir kez daha kanıtlayacağı, faiz oranlarını %1,5’lik terminal seviyeye (terminal rate) taşıma niyetini pekiştireceği tarihi bir viraj olacaktır. Japonya, demografik daralmanın getirdiği zayıf büyüme potansiyeline rağmen, enflasyon ve faiz normalleşmesi açısından dünya ekonomisine yeni ve istikrarlı bir denge sunmaya hazırlanmaktadır.

 

 

blank

Boe/Bailey: Stablecoin düzenlemelerinde küresel ilerleme yavaşladı

Prev
graphical user interface, application

Borsa güne yükselişle başladı

Sonraki
Faizsiz Ev & Araba