Küresel enerji şoku ABD piyasalarında resesyon endişesini artırıyor | vkmfinans
Döviz Kurları
Döviz Kurları
USD/TRY
%0.23
44,8573
EUR/TRY
%-0.09
52,8184
GBP/TRY
%0.01
60,6735
CHF/TRY
%0.49
57,3954
SAR/TRY
%0.23
11,9585
JPY/TRY
%0.32
0,2830
RUB/TRY
%0.77
0,59064
EUR/USD
%-0.16
1,17632
EUR/GBP
%-0.07
0,8703
GBP/USD
%-0.07
1,3517
BRENT/USD
%-6.58
93,28
XAU/TRY
%1.06
216.621,99
XAG/TRY
%3.20
3.622,01
CAD/TRY
%0.33
32,7693
AUD/TRY
%0.35
32,1650
SEK/TRY
%0.50
4,8954
RSD/TRY
%-0.04
0,4500
XAU/USD
%0.84
4.829,99

Küresel enerji şoku ABD piyasalarında resesyon endişesini artırıyor

Wall Street Journal anketine katılan ekonomistler, Orta Doğu'daki gerilimin ABD ekonomisinde enflasyonu körüklerken büyümeyi yavaşlatacağı uyarısında bulundu. Artan enerji maliyetleri nedeniyle stagflasyon ve resesyon riskleri giderek güçleniyor. Jeopolitik gerilimler…

Wall Street Journal anketine katılan ekonomistler, Orta Doğu'daki gerilimin ABD ekonomisinde enflasyonu körüklerken büyümeyi yavaşlatacağı uyarısında bulundu

blank
Paylaş

Wall Street Journal anketine katılan ekonomistler, Orta Doğu’daki gerilimin ABD ekonomisinde enflasyonu körüklerken büyümeyi yavaşlatacağı uyarısında bulundu. Artan enerji maliyetleri nedeniyle stagflasyon ve resesyon riskleri giderek güçleniyor.

Jeopolitik gerilimlerin makroekonomik dengelere sarsıcı etkisi

Küresel ekonomi, tedarik zincirlerinin, enerji koridorlarının ve uluslararası ticaret ağlarının birbirine hassas bağlarla entegre olduğu devasa bir ekosistemdir. Bu karmaşık yapı içerisinde, dünyanın en büyük ekonomisi olan Amerika Birleşik Devletleri’nin makroekonomik göstergeleri, sadece kendi iç piyasasını değil, tüm küresel finans sistemini yönlendiren bir pusula niteliği taşımaktadır. Son dönemde Orta Doğu’da, özellikle İran ekseninde patlak veren ve şiddetini artıran jeopolitik çatışmalar, uluslararası piyasalarda “arz yönlü şok” (supply-side shock) olarak adlandırılan sarsıcı bir etki yaratmıştır. The Wall Street Journal (WSJ) tarafından gerçekleştirilen son geniş çaplı anket çalışması, önde gelen ekonomistlerin bu savaşın ABD’de büyüme dinamiklerini, fiyat istikrarını ve iş piyasasını ciddi şekilde kötüleştirebileceği endişesini yoğun bir şekilde taşıdıklarını ortaya koymuştur.

Ekonomik projeksiyonlar, genellikle veriye dayalı rasyonel beklentiler üzerine inşa edilirken, savaş gibi dışsal (egzojen) şoklar, tüm ekonometrik modellerin parametrelerini baştan aşağı değiştirebilmektedir. Ankete katılan ekonomistlerin büyük bir çoğunluğu, 2026 yılının başında oluşturdukları nispeten iyimser makroekonomik senaryoları terk ederek, gelecek yıla ilişkin görünümlerini önemli ölçüde ve sert bir biçimde aşağı yönlü revize etmek zorunda kalmışlardır. Ancak 3-9 Nisan tarihleri arasında yapılan bu kritik ankette, akademisyenler, banka başekonomistleri ve piyasa stratejistlerinden oluşan uzman grubunun, hızlanan enflasyon sarmalının mı yoksa hızla zayıflayan ekonomik büyümenin mi ülke için daha büyük bir yapısal tehdit oluşturduğu konusunda ikiye ayrıldığı görülmektedir. Bu fikir ayrılığı, krizin ne denli kompleks ve çok boyutlu olduğunun en net göstergesidir. Bazı ekonomistler, son yıllarda uygulanan mali teşviklerin birikimli etkisiyle hanehalklarının mali durumlarının ve tasarruf tamponlarının, yüksek petrol fiyatlarının tüketicileri bütçelerini aniden sıkmaya zorlamayacak kadar güçlü olduğuna inanarak, talebin bir süre daha dirençli kalacağını savunmaktadır.

Büyüme beklentilerindeki düşüş ve stagflasyon tehlikesi

Bir ekonominin sağlıklı bir şekilde yoluna devam edebilmesi için Gayrisafi Yurt İçi Hasıla’nın (GSYH) potansiyel büyüme oranına yakın seyretmesi gerekmektedir. Ancak artan enerji maliyetleri ve belirsizlik ortamı, sanayi üretiminden perakende satışlara kadar tüm sektörlerde yatırım ve harcama kararlarının ertelenmesine yol açmaktadır. Anket sonuçlarına göre, ABD ekonomisi için 2026 yılı büyüme tahmini, Ocak ayında öngörülen yüzde 2,2’lik beklentiden yüzde 2 seviyesine gerilemiştir. Yüzde 0,2’lik bu puan kaybı kağıt üzerinde küçük görünse de, trilyonlarca dolarlık ABD ekonomisi ölçeğinde düşünüldüğünde, milyarlarca dolarlık milli gelir kaybına, binlerce iflasa ve iptal edilen devasa kurumsal yatırımlara tekabül etmektedir. Büyümedeki bu ivme kaybı, şirketlerin kapasite kullanım oranlarını düşürmesi ve yeni siparişlerdeki daralma ile doğrudan ilişkilidir.

Bu yavaşlamanın en korkutucu yanı ise fiyatların yükseldiği bir döneme denk gelmesidir. Düşük büyüme ile yüksek enflasyon oranlarının eş zamanlı olarak görüldüğü, ekonomi biliminin en çözümsüz hastalıklarından biri olarak kabul edilen “stagflasyon” senaryosu, uzmanların temel korkusu haline gelmiştir. KPMG Baş Ekonomisti Diane Swonk, ekonominin açık bir resesyondan kurtulabileceğini ancak yükselen fiyatlar ile yavaşlayan büyümenin bir arada seyrettiği “hafif bir stagflasyon” döneminin kapıda olduğunu vurguladı. 1970’lerdeki petrol krizlerinde de benzeri görülen bu stagflasyonist yapı, merkez bankalarının para politikası araçlarını (faiz oranları) işlevsiz hale getirme riski taşıdığı için ekonomi yönetimleri açısından bir kabus senaryosu olarak değerlendirilmektedir. Swonk’un vurguladığı bu “hafif” dönem bile, dar gelirli grupların satın alma gücünde dramatik bir erimeye yol açacaktır.

Enerji fiyatlarının körüklediği enflasyonist baskılar

Petrol, modern sanayi ekonomilerinin adeta kanıdır ve petrol fiyatlarındaki her yukarı yönlü hareket, lojistikten üretime, tarımdan kimyaya kadar tüm tedarik zincirlerine maliyet olarak yansımaktadır. Anket verileri, yıl sonu tüketici enflasyon tahmininin yüzde 2,6’dan yüzde 3,2’ye sert bir şekilde yükseltildiğini ortaya koymaktadır. Bu revizyonun arkasındaki en büyük etken, cuma günü açıklanan resmi verilerdir. Buna göre ABD’de Mart ayında tüketici fiyatları yıllık bazda yüzde 3,3 artarak 2024’ten bu yana en hızlı yükselişi kaydetmiştir. Bu artışın lokomotifi ise hiç şüphesiz jeopolitik krizden doğrudan beslenen enerji fiyatlarıdır. Benzin başta olmak üzere enerji ürünlerinin fiyatı, sadece bir ay içinde, şubat ayına kıyasla yüzde 21 oranında fırlayarak hanehalkı bütçelerinde devasa bir delik açmıştır.

Enerji fiyatlarındaki bu şok, sadece benzin pompalarında kalmamakta, “ikinci tur etkiler” (second-round effects) aracılığıyla ekonominin diğer kılcal damarlarına da sızmaktadır. Nitekim gıda ve enerji gibi fiyatı hızlı değişen oynak kalemleri dışarıda bırakan çekirdek enflasyon tahmini de, kalıcı fiyat artışlarının bir göstergesi olarak Ocak’taki yüzde 2,6’dan yüzde 2,9’a çıkarılmıştır. Çekirdek enflasyondaki bu katılığın kırılmaması, kira ve hizmet sektörü fiyatlarındaki yüksek seyrin devam ettiğini kanıtlamaktadır. Konunun vehametini özetleyen ING Baş Uluslararası Ekonomisti James Knightley, Fed‘in hedeflediği enflasyon göstergesinin bu yıl yüzde 4’e ulaşabileceğini öngörüyor; bu rakam merkez bankasının hedefinin iki katına karşılık geliyor. Merkez bankasının yüzde 2’lik resmi hedefinden bu denli uzaklaşılması, fiyat istikrarı kredibilitesine ağır bir darbe indirebilir.

İş gücü piyasasında soğuma sinyalleri ve istihdam kaybı

Ekonomik aktivitedeki yavaşlama ve artan girdi maliyetleri, şirketlerin iş gücü planlamalarını doğrudan etkileyen faktörlerdir. Kar marjları daralan ve geleceğe dair belirsizlikleri artan işverenler, yeni personel alımlarını dondurma veya mevcut iş gücünü küçültme yoluna gitmektedir. Anket sonuçları, ABD istihdam piyasasının motorunun yavaşladığını net bir şekilde göstermektedir. Aylık net iş yaratma tahmini, ekonominin sağlıklı olduğu dönemlerdeki seviyelerinden gerileyerek 64 bin 500’den 45 bin seviyesine düşürülmüştür. Ortalama bir ayda ekonomiye katılan yeni iş gücünü (nüfus artışını) karşılamak için bile yetersiz olan bu 45 bin rakamı, işsizler ordusuna her ay yeni katılımların olacağını matematiksel olarak garantilemektedir.

Buna karşın, anket ortalamalarında yıl sonu işsizlik oranı tahmini yüzde 4,5 olarak sabit bırakılmıştır. Ancak bu oran, Mart ayında ölçülen yüzde 4,3 seviyesinin zaten hafif üzerindedir ve tarihsel perspektifte “tam istihdam” (full employment) seviyesinden uzaklaşma eğilimini teyit etmektedir. İşsizlik oranındaki ufak çaplı artışlar bile, tüketici güvenini sarsan, hanehalklarının zorunlu olmayan harcamalarını kısmalarına neden olan zincirleme bir reaksiyon başlatır. Üstelik, daha az yeni iş yaratılması, çalışanların ücret artışı pazarlığı gücünü zayıflatır. Ücretlerin, yükselen enflasyon karşısında reel olarak erimesi, Amerikan rüyasının temelini oluşturan güçlü orta sınıfın yaşam standartlarında hissedilir bir bozulmaya işaret etmektedir.

Tüketici direnci kırılıyor mu: Harcama eğilimlerinde değişim

ABD ekonomisinin GSYH’sinin yaklaşık yüzde 70’ini tüketici harcamaları oluşturmaktadır. Bu nedenle tüketicinin davranışındaki herhangi bir geri çekilme, makroekonomik büyüme verilerinde deprem etkisi yaratır. Anketin detaylarında yer aldığı üzere, bazı ekonomistler tüketicilerin hala pandemi döneminden kalan fazla tasarruflara ve güçlü kredi kartı harcama limitlerine güvenerek direneceğini düşünürken, diğer bir grup ekonomist ise bu illüzyonun sonuna gelindiği görüşündedir. Yüksek benzin fiyatları, Amerikalı tüketiciler için adeta “regresif bir vergi” (az kazanandan oransal olarak daha çok alan vergi) gibi çalışarak kullanılabilir geliri hızla tüketmektedir.

Tüketici davranışlarındaki bu kırılma noktasına dikkat çeken diğer ekonomistler ise petrol şokunun tüketicileri nihayet harcamaları kısmaya zorlayacağından ve şirketlerin işe alım iştahını azaltacağından daha fazla endişe duymaktadır. Tüketicinin pes etme ihtimalini değerlendiren Michigan Üniversitesi ekonomisti Daniil Manaenkov, “Asıl risk, geçen yıl diğer tüm şoklara rağmen ekonomiyi destekleyen tüketicilerin nihayet boğulmasıdır” diye konuştu. Kredi kartı faiz oranlarının tarihi zirvelerde olduğu, bireysel kredi temerrütlerinin artış trendine girdiği bir ortamda, tüketicinin daha fazla borçlanarak büyümeyi finanse etmesi sürdürülebilir bir model olmaktan çıkmıştır. Harcamaların gıda, barınma ve enerji gibi zorunlu kalemlere kayması, perakende, eğlence, teknoloji ve turizm gibi sektörlerde büyük çaplı ciro kayıplarını beraberinde getirecektir.

Petrol şoku senaryoları ve resesyon eşiğinin analizi

Ekonomi literatüründe resesyon, makroekonomik faaliyetlerde genel bir düşüşün yaşandığı, genellikle GSYH’nin üst üste iki çeyrek daralmasıyla tanımlanan şiddetli bir durgunluk evresidir. İran savaşının yarattığı enerji arzı güvensizliği, bu durgunluk evresine girilme ihtimalini dramatik bir şekilde artırmıştır. Anket verilerine göre, önümüzdeki 12 ay içinde bir resesyon yaşanması olasılığı, Ocak ayındaki yüzde 27 seviyesinden sıçrayarak yüzde 33’e yükselmiştir. Bu, her üç ekonomistten birinin Amerikan ekonomisinin yakın gelecekte fiilen küçüleceğine inandığı anlamına gelmektedir. Ekonomi danışmanlık firması AC Cutts & Associates başkanı Amy Crews Cutts, anketteki tüm tahminciler arasında en karamsar olanı olarak resesyon olasılığını %85 olarak belirledi. Cutts’ın piyasalardaki korkuyu özetleyen sözleri son derece çarpıcıdır: “İran savaşıyla birlikte, sanırım artık katalizöre sahibiz” dedi. Bu ifade, ekonominin zaten kırılgan bir fay hattı üzerinde durduğunu ve savaşın sadece tetikleyici (katalizör) bir işlev gördüğünü belirtmektedir.

Petrol fiyatlarının resesyonu garantileyecek kritik eşiği üzerine yapılan analizler ise şok edicidir. Ekonomistler, ham petrol fiyatının resesyon olasılığını yüzde 50’nin üzerine taşıması için gereken eşiği ortalama varil başına 146 dolar olarak belirlemiştir. Ankete katılanların ekstrem senaryoları değerlendirdiği tahminlerde yanıtlar 95 dolar ile 225 dolar arasında geniş bir yelpazede değişmektedir. Ancak fiyatın sadece belirli bir seviyeyi görmesi yeterli değildir; fiyatların o seviyede ne kadar süre kalıcı olacağı asıl tahribatı yaratmaktadır. Fiyatların ne kadar süre yüksek kalması gerektiğine ilişkin tahminler ise 4 ila 55 hafta arasında uzanırken, ekonomilerin bu yükü taşıyamayıp çökeceği ortalama süre 12 hafta olarak hesaplanmıştır. Diğer taraftan, nispeten daha ılımlı piyasa beklentilerine göre, Batı Teksas (WTI) ham petrol fiyatının yıl sonunda varil başına 79,66 dolara gerilemesi bekleniyor; bu tahmin, jeopolitik krizin Cuma günkü 96,57 dolarlık kapanış fiyatına yarattığı köpüğün yaklaşık yüzde 18 altına işaret etmektedir.

Fed’in para politikası çıkmazı ve faiz indirim beklentileri

Amerika Birleşik Devletleri Merkez Bankası (Fed), yasalarla belirlenmiş “ikili hedef” (dual mandate) doğrultusunda hem maksimum istihdamı sağlamak hem de fiyat istikrarını (enflasyonu) korumakla yükümlüdür. Ancak stagflasyonist bir ortamda bu iki hedef birbiriyle sert bir şekilde çatışır. Yüksek enflasyon beklentileri ve işgücü piyasasının nispeten direngen yapısı ışığında ekonomistler, Fed‘in daha önce piyasalara verdiği güvercin sinyallerden vazgeçeceğini düşünmektedir. Ankete göre uzmanlar, merkez bankasının 2026’da yalnızca bir çeyrek puanlık (25 baz puan) faiz indirimine gideceğini öngörüyor. Bu beklenti, finansal piyasaların Ocak ayında fiyatladığı iki faiz indirimi (toplam 50 baz puan) tahmininin oldukça gerisinde kalmaktadır. Faiz oranlarının “daha uzun süre, daha yüksek” (higher for longer) kalacak olması, şirketlerin borçlanma maliyetlerini artırırken, hisse senedi piyasalarında da değerleme çarpanlarını (F/K oranları) aşağı yönlü baskılamaktadır.

Mevcut veriler, merkez bankası yetkililerini adeta bir ip cambazı gibi hareket etmeye zorlamaktadır. Ekonomik aktiviteyi canlandırmak için erken bir faiz indirimi yapmak, petrol şokuyla zaten alevlenmiş olan enflasyonist ateşe benzin dökmek anlamına gelirken; faizleri gereğinden uzun süre yüksek tutmak ise ekonomiyi kaçınılmaz bir şekilde ağır bir resesyon çukuruna itecektir. Bu ince dengeyi değerlendiren BNP Paribas Baş ABD Ekonomisti James Egelhof, durumun karmaşıklığını şu sözlerle ifade etmiştir: “Şimdilik veriler bize, büyümede büyük bir düşüş varsaymaktan çok çekinmemiz gerektiğini söylüyor. Enflasyon, ufukta net bir son görünmeden yükseliyor” dedi. Egelhof’un bu tespiti, merkez bankasının kısa vadede para politikasını gevşetme lüksü olmadığını, enflasyondaki yapışkanlığın kırılmasının beklenenden çok daha uzun süreceğini teyit etmektedir.

Küresel piyasalara olası yansımalar ve risk yönetimi

Amerikan ekonomisinde yaşanan bu sarsıntıların, finansal bulaşıcılık (financial contagion) yoluyla tüm dünya ekonomilerini etkilemesi kaçınılmazdır. ABD’de faiz oranlarının yüksek seyretmeye devam etmesi, küresel sermayenin Amerikan tahvillerine yönelmesine, dolayısıyla Dolar Endeksi’nin (DXY) gelişmekte olan ülkelerin para birimleri karşısında değer kazanmasına neden olacaktır. Güçlü dolar, kendi yerel para birimi değer kaybeden ülkeler için hem enerji ithalatı faturasını katlayacak hem de dolar cinsinden borç servis maliyetlerini sürdürülemez boyutlara taşıyacaktır. Bu durum, Orta Doğu’daki bir savaşın, binlerce kilometre ötedeki gelişmekte olan ekonomilerde iflas dalgalarına yol açabilecek bir kelebek etkisi yaratması demektir.

Kurumsal ve bireysel yatırımcılar açısından bu yeni makroekonomik dönem, risk yönetimi stratejilerinin baştan aşağı güncellenmesini zorunlu kılmaktadır. Geleneksel hisse senedi ve tahvil portföylerinin (60/40 modeli) her iki varlık sınıfının da aynı anda değer kaybettiği stagflasyonist dönemlerde koruma sağlamadığı tarihsel bir gerçektir. Bu nedenle piyasa aktörlerinin altın gibi güvenli limanlara, emtia fonlarına ve enflasyona endeksli hazine kağıtlarına (TIPS) yönelimi hız kazanacaktır. Sonuç itibarıyla, İran merkezli jeopolitik kriz, ABD ekonomisini sadece geçici bir tedarik şokuyla değil; enflasyonun kök saldığı, tüketici talebinin kırıldığı ve merkez bankası politikalarının kilitlendiği uzun soluklu ve tahrip edici bir makroekonomik kış ile yüz yüze bırakma potansiyelini her geçen gün artırmaktadır.

 

 

blank

Fitch, Türkiye’nin not görünümünü Pozitif’ten Stabil’e revize etti

Prev
blank

Japonya/Akazawa: Enflasyonu sınırlamak için yenin güçlendirilmesi bir seçenek olabilir

Sonraki
Faizsiz Ev & Araba