S&P Global tarafından açıklanan son verilere göre, Japonya’da hizmet sektörü büyümesi artan maliyetler ve Orta Doğu’daki savaşın yarattığı belirsizliklerin etkisiyle Nisan ayında son 11 ayın en düşük seviyesine geriledi. Girdi maliyetlerindeki sert yükseliş ve bozulan iş dünyası iyimserliği, makroekonomik görünüm üzerinde ciddi riskler yaratıyor.
Japonya hizmet sektöründe daralma sinyalleri ve pmi analizi
Makroekonomik sağlığın en güvenilir öncü göstergelerinden biri olan Satın Alma Yöneticileri Endeksi (PMI), Japonya ekonomisi için tehlike çanlarının çalmaya başladığını net bir şekilde ortaya koymaktadır. S&P Global tarafından Cuma günü yayımlanan özel sektör anketine göre, Japonya’nın ekonomik büyümesinin ana motoru konumundaki hizmet sektörü, Nisan ayında keskin bir ivme kaybı yaşamıştır. Mart ayında 53,4 puan seviyesinde bulunan Hizmetler PMI endeksi, Nisan ayında sert bir düşüşle 51,0 seviyesine gerilemiştir. Endekste 50 seviyesi, sektördeki daralma ile genişleme arasındaki kritik eşiği (threshold) temsil etmektedir. Nisan ayında kaydedilen bu 51,0’lik okuma, her ne kadar teknik olarak hala bir genişlemeye işaret etse de, Mayıs 2024’ten bu yana görülen en zayıf büyüme hızı olarak kayıtlara geçmiştir. 2,4 puanlık bu sert aylık düşüş, ekonomideki yavaşlamanın sadece dönemsel bir dalgalanma olmadığını, aksine yapısal ve dışsal şokların birleşimiyle oluşan derin bir ivme kaybı olduğunu göstermektedir.
Hizmet sektörü, Japonya’nın Gayrisafi Yurt İçi Hasılası’nın (GSYH) yaklaşık üçte ikisini oluşturduğu için, bu sektördeki herhangi bir yavaşlama tüm ülke ekonomisinin büyüme projeksiyonlarını doğrudan aşağı yönlü revize etme potansiyeline sahiptir. Özellikle pandeminin ardından iç tüketim ve turizm gelirleriyle ayakta kalmaya çalışan Japon ekonomisi, şimdi yepyeni ve yönetilmesi çok daha zor bir krizle, yani “jeopolitik enflasyon” ile karşı karşıyadır. PMI anketinin alt kalemleri incelendiğinde, “yeni siparişler” endeksinin Ekim 2024’ten bu yana en yavaş artışını kaydettiği görülmektedir. Yeni siparişlerdeki bu zayıflama, tüketicilerin ve kurumsal müşterilerin artan fiyatlar karşısında harcama alışkanlıklarını kısmaya başladığını, ertelenebilir tüketim taleplerini (discretionary spending) askıya aldıklarını kanıtlamaktadır. İç talepteki bu soğuma, Japonya’nın kronik durgunluk (stagnation) günlerine geri dönme riskini yeniden alevlendirmiştir.
Durum sadece iç piyasa ile de sınırlı değildir. Küresel ekonomiye entegrasyonu son derece yüksek olan Japonya’da, hizmet ihracatı da ağır bir darbe almıştır. Anket sonuçlarına göre, “yeni ihracat işleri” alt endeksi beş aylık pozitif seyrin ardından ilk kez düşüş bölgesine geçmiştir. İhracattaki bu daralmanın temelinde, küresel ekonomideki genel yavaşlama eğiliminin yanı sıra, firmaların ankette açıkça ifade ettiği üzere “yüksek fiyatlar ve İran savaşıyla bağlantılı belirsizlikler” yatmaktadır. Savaşın uluslararası ticarette yarattığı güven erozyonu ve Asya pazarlarındaki talep daralması, Japon hizmet ihracatçılarının rekabet gücünü zayıflatmakta ve gelir akışlarını kurutmaktadır.
İran savaşının jeopolitik etkileri ve enerji faturasındaki patlama
Japonya ekonomisi, yapısal olarak enerji ve ham madde kaynakları açısından neredeyse tamamen dışa bağımlı bir ada ülkesi modeline sahiptir. Bu nedenle, Orta Doğu’daki herhangi bir jeopolitik kriz, Tokyo’daki enflasyon rakamlarına ve şirket bilançolarına saniyeler içinde yansımaktadır. S&P Global raporunda açıkça belirtildiği üzere, İran ile yaşanan savaş durumu ve bu savaşın küresel enerji piyasalarında yarattığı dalgalanmalar, Japon hizmet sektöründeki ivme kaybının baş aktörüdür. Hürmüz Boğazı’ndaki gerilimler ve enerji tedarik hatlarının güvenliğine dair artan endişeler, küresel petrol ve sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) fiyatlarında devasa bir savaş risk primi (war risk premium) oluşmasına yol açmıştır.
Bu durum, PMI anketindeki “girdi maliyetleri” (input costs) kaleminde dramatik bir şekilde kendini göstermektedir. Nisan ayında hizmet sağlayıcıların karşılaştığı girdi maliyetleri, yakıt ve ham madde fiyatlarındaki amansız yükselişin etkisiyle son 12 ayın en sert artışını kaydetmiştir. Taşımacılık, lojistik, turizm ve perakende gibi enerji yoğun hizmet sektörleri, artan akaryakıt ve elektrik faturaları altında ezilmektedir. Buna ek olarak, küresel lojistik ağlarındaki aksamalar nedeniyle ithal edilen diğer ara malların fiyatlarındaki artış da şirketlerin operasyonel maliyetlerini (OPEX) dayanılmaz boyutlara taşımıştır. Japonya’nın, zayıf Japon Yeni (JPY) nedeniyle zaten yüksek olan ithalat faturası, İran savaşıyla birlikte tam bir makroekonomik kâbusa dönüşmüştür.
Enerji şokuna ek olarak, “personel harcamalarındaki” artış da girdi maliyetlerini yukarı iten bir diğer önemli unsurdur. Japonya’nın yaşlanan nüfusu ve kronik iş gücü açığı (labor shortage), şirketleri mevcut personeli elde tutmak ve yeni yetenekleri cezbetmek için daha yüksek maaşlar ödemeye zorlamaktadır. Ancak bu maaş artışları, verimlilik artışından ziyade enflasyonist bir ortamda işçi bulma zorunluluğundan kaynaklandığı için, şirketlerin kar marjlarını (profit margins) hızla eritmektedir. Hem dışsal bir enerji şoku (yakıt) hem de içsel bir yapısal sorun (personel maliyeti) ile aynı anda mücadele etmek zorunda kalan Japon firmaları, hayatta kalabilmek için tarihte ender görülen zorlukta bir stres testinden geçmektedirler.
Çıktı ücretlerindeki tarihi sıçrama ve enflasyon sarmalı
Girdi maliyetlerindeki bu eşi görülmemiş artış, şirketleri kaçınılmaz bir ekonomik reaksiyona itmiştir: Maliyetleri müşterilere yansıtmak. S&P Global anketinin en çarpıcı ve merkez bankası yetkililerini en çok endişelendiren bulgusu, “çıktı ücretleri” (output charges) alt endeksindeki devasa sıçramadır. Rapor, hizmet sağlayıcıların satış fiyatlarını, anketin Eylül 2007’de veri toplamaya başlamasından bu yana görülen üçüncü en yüksek hızda artırdığını ortaya koymaktadır. Fiyatlardaki bu agresif yukarı yönlü hareket, Japonya ekonomisinde “maliyet itişli enflasyon” (cost-push inflation) döngüsünün ne kadar sert ve yıkıcı bir şekilde kök saldığını kanıtlamaktadır.
Makroekonomik teoride, maliyet itişli enflasyon, talep çekişli enflasyondan (demand-pull inflation) çok daha tehlikelidir. Talep çekişli enflasyonda, tüketicilerin alım gücü yüksek olduğu için fiyatlar artar ve bu durum ekonomik bir canlılığın (boom) işaretidir. Oysa Japonya’da şu an yaşanan durum, tüketici talebinin zayıflamasına rağmen fiyatların sadece artan maliyetler yüzünden zorunlu olarak yükseltilmesidir. Şirketler, ürün ve hizmetlerine zam yaparken aslında kârlarını artırmamakta, sadece artan maliyetlerini telafi etmeye (cost pass-through) çalışmaktadırlar. Tüketiciler ise reel ücretlerindeki düşüş nedeniyle bu zamlı fiyatları karşılamakta zorlanmakta ve tüketimlerini kısmaktadır. Bu durum, fiyatların arttığı ancak üretimin ve talebin düştüğü o korkutucu stagflasyon (durgunluk içinde enflasyon) senaryosunun ayak sesleridir.
Son on yıllarını deflasyonla (fiyatların sürekli düşmesi) mücadele ederek geçiren bir ülke için, enflasyonun bir anda 2007’den bu yana en yüksek seviyelerde seyretmesi, hanehalkı psikolojisinde de derin bir tahribat yaratmaktadır. Süpermarket raflarından restoran menülerine, ulaşım biletlerinden otel konaklamalarına kadar ekonominin her hücresinde hissedilen bu amansız fiyat artışları, Japon tüketicisinin “tasarruf etme” (saving paradox) güdüsünü tetiklemekte, bu da hizmet sektörünün cirolarını daha da aşağı çekerek ekonomiyi kısır bir döngüye sokmaktadır.
İş dünyası iyimserliğinde çöküş: Ağustos 2020’den bu yana en düşük seviye
Ekonomik göstergeler sadece bugünün fotoğrafını çekmez; aynı zamanda beklentiler üzerinden geleceğin projeksiyonunu da sunarlar. S&P Global raporunun öne çıkan detaylarından biri de, Japon iş dünyasının geleceğe dair beklentilerindeki dramatik çöküştür. S&P Global Market Intelligence Ekonomi Direktör Yardımcısı Annabel Fiddes’in ifadeleri, piyasadaki karamsar ruh halini kusursuz bir şekilde özetlemektedir: “İş dünyasının genel havası, savaşa ilişkin süregelen belirsizlik ile olası fiyat artışları ve zayıflayan müşteri talebi endişesiyle baskı altında kalmaya devam etti. Yıllık iyimserlik, Covid-19 pandemisi döneminin ardından Ağustos 2020’den bu yana en düşük seviyeye geriledi.”
Bir ekonomideki kurumsal iyimserliğin (business confidence) pandemi şartlarındaki seviyelere kadar gerilemesi, geleceğe dönük yatırımların (CAPEX) askıya alınacağının en net öncü göstergesidir. Geleceğe güvenmeyen bir şirket; yeni şubeler açmaz, teknolojik altyapısını yenilemez, kapasite artırımına gitmez ve uzun vadeli istihdam planlamaları yapmaktan kaçınır. İran savaşının ne kadar süreceği, küresel petrol fiyatlarının nerede tepe yapacağı ve artan fiyatlar karşısında yerel tüketicinin ne zaman tamamen havlu atacağı gibi devasa belirsizlikler, CEO’ların karar alma mekanizmalarını felç etmiş durumdadır. İş dünyasındaki bu kötümserlik (pessimism), doğrudan reel ekonomiyi zehirleyen bulaşıcı bir duygu durumu haline gelmektedir.
Gelecek 12 aya ilişkin beklentilerin bu denli düşmesi, şirketlerin sadece maliyet azaltıcı (cost-cutting) önlemlere odaklanacağı bir “hayatta kalma” (survival) moduna geçtiklerini göstermektedir. Pazarlama ve reklam bütçelerinin kısılması, yan hakların sınırlandırılması ve operasyonel verimlilik adına kalite standartlarından taviz verilmesi, bu karamsar dönemin kaçınılmaz sonuçları olacaktır. Yatırımcı güveninin sarsılması, Japon borsalarındaki hizmet sektörü hisseleri üzerinde de ciddi bir satış baskısı (sell-off) yaratma potansiyeli taşımaktadır.
İstihdam piyasasındaki gelişmeler ve Japonya Merkez Bankası’nın (BOJ) açmazı
PMI anketinin istihdam kalemi, tablonun genel karanlığı içinde görece daha ılımlı bir seyir izlese de, kendi içinde ciddi uyarı sinyalleri barındırmaktadır. Verilere göre, hizmet sektöründe istihdam sekizinci ay üst üste artış kaydetmiştir. Ancak, işe alım hızının “mütevazı düzeyde kalması” ve Mart ayına göre “sınırlı değişim göstermesi”, şirketlerin geleceğe yönelik karamsarlıklarının istihdam politikalarına da yansımaya başladığını kanıtlamaktadır. Firmalar, demografik nedenlerle eleman bulmakta zorlansalar dahi, zayıflayan talep ve düşen kâr marjları nedeniyle yeni personel alımlarını asgari düzeyde tutmaya çalışmaktadırlar.
Tüm bu makroekonomik veriler, Japonya Merkez Bankası (BOJ) Başkanı Kazuo Ueda ve Yönetim Kurulu için çözülmesi neredeyse imkânsız bir para politikası açmazı (policy dilemma) yaratmaktadır. BOJ’un yıllardır süregelen nihai hedefi, enflasyonun “%2 seviyesinde ve sürdürülebilir bir şekilde, ücret artışlarıyla desteklenerek” (wage-inflation spiral) kalıcı hale gelmesidir. Oysa PMI verileri, Japonya’daki mevcut enflasyonun sağlıklı bir ekonomik büyümenin ürünü olmadığını; tamamen ithal enerji maliyetleri, zayıf Yen ve jeopolitik şoklardan beslenen “zehirli” bir enflasyon olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Merkez Bankası, enflasyonu kontrol altına almak ve sürekli değer kaybeden Japon Yeni’ni savunmak için politika faizlerini (interest rates) daha da artırmak yönünde devasa bir küresel ve yerel baskı altındadır. Ancak, PMI verilerinin de gösterdiği üzere, hizmet sektöründe büyümenin son 11 ayın en düşük seviyesine gerilemesi, tüketici talebinin daralması ve iş dünyası iyimserliğinin pandemiden bu yana en dip noktaya inmesi, ekonominin bir faiz artırımını daha kaldıracak gücü olmadığını fısıldamaktadır. BOJ eğer faizleri agresif bir şekilde artırırsa, maliyet enflasyonu altında zaten ezilmekte olan şirketlerin kredi borçlanma maliyetlerini (cost of debt) artırarak çok sayıda iflasın ve işten çıkarmanın önünü açabilir. Diğer yandan, faizleri düşük tutmaya devam ederse, Japon Yeni değer kaybetmeyi sürdürecek, bu da petrol ve ham madde ithalat faturalarını daha da şişirerek girdi maliyetleri cehennemini alevlendirecektir.
Sonuç itibarıyla, S&P Global’in Nisan ayı hizmet sektörü PMI verileri, Japonya ekonomisi için bir dönüm noktasını işaret etmektedir. Orta Doğu’daki savaş tamtamlarının Tokyo’nun alışveriş caddelerinde ve şirket yönetim kurullarında ne kadar şiddetli yankılandığı artık rakamlarla sabittir. Girdi maliyetlerindeki rekor artış, çıktı fiyatlarındaki tarihi sıçrama ve karamsarlığa teslim olmuş bir iş dünyası, BOJ’un “yavaş ve kademeli normalleşme” stratejisini temelden sarsmaktadır. Küresel piyasalar, Japonya’nın bu jeopolitik fırtına, ithal enflasyon ve daralan talep sarmalından nasıl bir çıkış yolu bulacağını büyük bir endişe ve merakla izlemeye devam edecektir.