Japonya/Kaizuka: BoJ bu ay bir faiz artışına gidebilir | vkmfinans
Döviz Kurları
Döviz Kurları
USD/TRY
%0.23
44,8573
EUR/TRY
%-0.09
52,8184
GBP/TRY
%0.01
60,6735
CHF/TRY
%0.49
57,3954
SAR/TRY
%0.23
11,9585
JPY/TRY
%0.32
0,2830
RUB/TRY
%0.77
0,59064
EUR/USD
%-0.16
1,17632
EUR/GBP
%-0.07
0,8703
GBP/USD
%-0.07
1,3517
BRENT/USD
%-6.58
93,28
XAU/TRY
%1.06
216.621,99
XAG/TRY
%3.20
3.622,01
CAD/TRY
%0.33
32,7693
AUD/TRY
%0.35
32,1650
SEK/TRY
%0.50
4,8954
RSD/TRY
%-0.04
0,4500
XAU/USD
%0.84
4.829,99

Japonya/Kaizuka: BoJ bu ay bir faiz artışına gidebilir

Japonya Merkez Bankası eski yöneticisi Masaaki Kaizuka, yükselen küresel enflasyonist baskılar ve jeopolitik riskler nedeniyle kurumun bu ay faiz artışına gidebileceğini öngördü. Pozitif çıktı açığı da bu sıkılaşma ihtimalini destekliyor. Küresel makr…

Japonya Merkez Bankası eski yöneticisi Masaaki Kaizuka, yükselen küresel enflasyonist baskılar ve jeopolitik riskler nedeniyle kurumun bu ay faiz artışına gidebileceğini öngördü

blank
Paylaş

Japonya Merkez Bankası eski yöneticisi Masaaki Kaizuka, yükselen küresel enflasyonist baskılar ve jeopolitik riskler nedeniyle kurumun bu ay faiz artışına gidebileceğini öngördü. Pozitif çıktı açığı da bu sıkılaşma ihtimalini destekliyor.

Küresel makroekonomik dengelerin hızla değiştiği ve merkez bankalarının para politikası adımlarının piyasalar tarafından mikroskobik bir dikkatle incelendiği bir dönemde, Asya’nın en büyük ikinci ekonomisi olan Japonya’dan gelen sinyaller yatırımcıların odağına yerleşmiştir. Japonya Merkez Bankası (BOJ) eski yöneticilerinden Masaaki Kaizuka, kurumun uzun yıllardır sürdürdüğü ultra gevşek para politikasında radikal bir değişikliğe giderek, enflasyonist baskıları kontrol altına almak amacıyla içinde bulunduğumuz nisan ayında faiz artırım döngüsünü başlatabileceğini ifade etmiştir. Kaizuka’nın piyasa dinamiklerini ve merkez bankasının tepki fonksiyonunu (reaction function) analiz eden bu kritik değerlendirmesi, sadece Japonya iç piyasası için değil, aynı zamanda küresel sermaye akımları ve döviz kurları (özellikle Yen carry trade pozisyonları) açısından da devasa bir önem taşımaktadır. Jeopolitik çatışmaların emtia fiyatları üzerinde yarattığı yukarı yönlü baskı ve arz yönlü şokların küresel enflasyonu yeniden alevlendirme riski, BOJ’un hareket alanını daraltırken, erken ve proaktif bir müdahalenin gerekliliğini ortaya koymaktadır.

Makroekonomik teoriler ve merkez bankacılığı pratikleri bağlamında değerlendirildiğinde, Kaizuka’nın “Ben BOJ’un yerinde olsaydım, harekete geçme zamanının geldiğini söylerdim. Savaş ekonomik ortamı enflasyonist hale getiriyor ve enflasyon beklentileri yükselirse geride kalma riski artar” şeklindeki ifadeleri, para politikasının zamanlamasına (timing) dair çok net bir uyarı niteliği taşımaktadır. Merkez bankacılığında “eğrinin gerisinde kalmak” (falling behind the curve) olarak adlandırılan bu risk, enflasyonun yapısal bir hal alarak kontrolden çıkması ve sonrasında bu durumu düzeltmek için ekonomiyi derin bir resesyona sürükleyecek kadar sert faiz artırımlarının zorunlu hale gelmesi anlamına gelmektedir. Japonya gibi on yıllar boyunca deflasyonla (sürekli fiyat düşüşleri) mücadele etmiş ve sıfır faiz politikasına (ZIRP) alışmış bir ekonomi için, enflasyonun yüzde 2’lik hedef bandına oturması aslında arzu edilen bir durum olsa da, bu artışın maliyet itişli (cost-push) şoklardan kaynaklanması karar alıcıları tedirgin etmektedir.

Japonya merkez bankası için faiz artırımı sinyalleri artıyor

Geçtiğimiz ay yayımlanan resmi istatistikler ve makroekonomik raporlar, Japonya Merkez Bankası‘nın para politikası kurulu üyelerinin önüne oldukça güçlü ve değişen bir ekonomik tablo koymuştur. Enflasyon verilerinin, kurumun uzun vadeli fiyat istikrarı hedefi olan yüzde 2 seviyesi civarında katılık göstermesi (sticky inflation), geçici olduğu düşünülen fiyat artışlarının yavaş yavaş ekonominin geneline yayılmaya başladığını kanıtlamaktadır. Fiyatlardaki bu yapışkanlık, hammadde maliyetlerinden ziyade, hizmet sektörü fiyatlamaları ve iç talepteki ılımlı toparlanma ile desteklenmektedir. Bu durum, BOJ’un negatif faiz politikasını (NIRP) ve getiri eğrisi kontrolü (YCC) mekanizmasını kademeli olarak terk etmesi için gereken teorik ve pratik zeminin hızla olgunlaştığına işaret etmektedir.

Söz konusu veriler arasında en çok dikkat çeken ve Kaizuka’nın analizinde kilit rol oynayan unsur ise, ülkenin çıktı açığı (output gap) verilerinde yapılan radikal revizyondur. Merkez bankasının güncellediği hesaplamalara göre, Japonya ekonomisindeki çıktı açığı 2022 yılından bu yana pozitif bir seyir izlemektedir. Bu bulgu, ekonominin potansiyel kapasitesinin üzerinde bir üretim ve talep seviyesinde çalıştığını, dolayısıyla enflasyonu yukarı iten faktörlerin sadece dışsal arz şokları değil, aynı zamanda içerideki talep koşullarından da beslendiğini göstermektedir. Bir ekonomide çıktı açığının pozitif olması, işgücü ve sermaye gibi üretim faktörlerinin tam kapasiteye yakın veya üzerinde kullanıldığını ifade eder. Beş yılı aşkın süredir bu göstergenin negatif (yani ekonomide atıl kapasite olduğu) yönündeki tahminlerin çöpe atılması, BOJ’un ekonomik modellerini ve enflasyon projeksiyonlarını baştan aşağı yeniden kalibre etmesini zorunlu kılmıştır.

Eski yönetici Kaizuka, bu veri setinin politika yapıcılar üzerindeki psikolojik ve teknik etkisini şu sözlerle özetlemiştir: “Bu göstergelere bakan herkes, bir hazırlık yapıldığını hissediyor. Bu kez hareket etmeleri oldukça muhtemel görünüyor”. Bu açıklama, merkez bankalarının genellikle piyasaları şaşırtmamak adına önceden sinyal verme (forward guidance) stratejisinin bir parçası olarak okunabilir. Yayınlanan pozitif çıktı açığı verileri, bir nevi piyasaları yaklaşan bir gösterge faizi artışına hazırlama operasyonunun veri tabanlı ayağını oluşturmaktadır. Yatırımcılar ve piyasa profesyonelleri, bu revizyonu BOJ’un güvercin (gevşek para politikası yanlısı) duruşundan şahin (sıkı para politikası yanlısı) bir çizgiye geçişinin en net matematiksel kanıtı olarak fiyatlamaya başlamıştır.

Makroekonomik veriler ve çıktı açığındaki pozitif yönlü ivme

Çıktı açığının makroekonomik analizi, para politikasının yönünü belirleyen en kritik pusulalardan biridir. Japonya örneğinde, 2022 yılından itibaren pozitif bölgeye geçen çıktı açığı, ülkenin kronik sorunu olan talep yetersizliğinin büyük ölçüde aşıldığını göstermektedir. Bu değişimin arkasında, pandemi sonrası açılma süreci, hükümetin uyguladığı devasa mali teşvik paketleri (fiscal stimulus) ve küresel tedarik zincirlerinin yeniden Asya’ya yönelmesinin yarattığı olumlu dışsallıklar yatmaktadır. Pozitif çıktı açığı ortamında şirketler, artan talebi karşılayabilmek için kapasite kullanım oranlarını artırmakta ve bu durum doğal olarak işgücü piyasasında belirgin bir sıkılaşmaya (labor market tightness) neden olmaktadır.

Japonya gibi yaşlanan bir nüfusa ve yapısal işgücü kıtlığına sahip bir ülkede, işgücü piyasasındaki bu sıkılaşma hızla ücret artışlarına dönüşmektedir. Geleneksel “Shunto” (bahar dönemi ücret müzakereleri) görüşmelerinde son yılların en yüksek zam oranlarına imza atılması, bu teorik mekanizmanın sahada tıkır tıkır işlediğinin göstergesidir. Ücretlerdeki bu artış, hanehalkının harcanabilir gelirini (disposable income) yükselterek tüketim harcamalarını desteklemekte, şirketler ise artan işçilik maliyetlerini kar marjlarından fedakarlık etmek yerine nihai ürün fiyatlarına yansıtmaktadır. Bu ücret-fiyat sarmalı (wage-price spiral), BOJ’un “sürdürülebilir ve istikrarlı enflasyon” hedefine ulaştığının teyidi niteliğindedir. Kaizuka’nın vurguladığı faiz artırımı ihtimali, tam da bu sarmalın yıkıcı bir hiperenflasyona dönüşmeden kontrol altına alınması amacını taşımaktadır.

Merkez bankasının geçmişteki hatalarından (örneğin 2000’li yılların başındaki erken faiz artırımlarının ekonomiyi tekrar deflasyona itmesi) ders çıkaran BOJ yönetimi, bu kez adımlarını son derece dikkatli ve veri odaklı (data-dependent) bir şekilde atmaktadır. Çıktı açığının pozitif olduğunun resmi olarak kabul edilmesi, kurum içindeki şahin üyelerin elini güçlendirirken, faiz oranlarının sıfır çizgisine veya üzerine çıkarılmasının ekonomiyi boğmayacağına, aksine finansal kaynakların daha verimli dağılmasını (capital allocation) sağlayacağına dair inancı pekiştirmektedir. Zira uzun süreli negatif faizler, zombi şirketlerin (borcunu çeviremeyen ancak ucuz krediyle ayakta kalan verimsiz firmalar) hayatta kalmasına neden olarak ekonominin genel verimliliğini düşüren yapısal bir soruna dönüşmüştü.

Enerji maliyetleri ve ithal edilen enflasyon baskısının etkisi

Japonya ekonomisinin aşil tendonu, fosil yakıtlara ve temel emtialara olan neredeyse tam dışa bağımlılığıdır. Bu yapısal kırılganlık, küresel enerji piyasalarındaki dalgalanmaların anında Japonya’nın makroekonomik dengelerini sarsmasına neden olmaktadır. Son dönemde Ortadoğu’da, özellikle İran ekseninde yaşanan sıcak çatışmalar ve jeopolitik krizler, petrol fiyatları üzerinde dramatik bir yukarı yönlü baskı oluşturmuştur. Haber metninde de belirtildiği üzere, İran’daki geçici ateşkes haberleri ham petrol varil fiyatlarında sınırlı bir geri çekilmeye (pullback) yol açsa da, fiyatlar tarihsel ortalamaların oldukça üzerinde, yüksek seviyelerde tutunmaya devam etmektedir. Bu durum, Japonya gibi devasa bir sanayi üreticisi için maliyet enflasyonunun en büyük tetikleyicisidir.

Petrol ve sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) fiyatlarındaki yüksek seyir, Japonya’nın ithalat faturasını şişirerek dış ticaret dengesinde (trade balance) bozulmalara yol açmaktadır. Bu durum, döviz piyasalarında Japon Yeni üzerinde ciddi bir satış baskısı yaratmaktadır. Yen’in Amerikan Doları ve diğer majör para birimleri karşısında tarihi değer kayıpları yaşaması (depreciation), ithal edilen malların yen cinsinden maliyetini katlayarak “ithal edilen enflasyon” (imported inflation) sarmalını hızlandırmaktadır. Kaizuka’nın enflasyonist ortam uyarısı, tam olarak bu kur-maliyet geçişkenliğine (exchange rate pass-through) işaret etmektedir. Enerji maliyetlerindeki artış, üretim bantlarından lojistiğe, ulaştırmadan elektrik faturalarına kadar ekonominin tüm kılcal damarlarına nüfuz etmektedir.

BOJ’un önündeki en büyük açmazlardan biri, faiz silahını kullanarak döviz kurundaki bu kanamayı durdurma zorunluluğudur. Küresel olarak diğer majör merkez bankalarının (Fed, ECB) faizleri yüksek tuttuğu bir ortamda BOJ’un negatif veya sıfır faizde ısrar etmesi, faiz farkı (interest rate differential) nedeniyle sermayenin Japonya’dan kaçmasına ve Yen’in daha da zayıflamasına neden olmaktadır. Zayıf Yen, ihracatçı firmaların (Toyota, Sony, Honda gibi) kısa vadeli bilançolarını yen cinsinden şişirip borsa endekslerini (Nikkei 225) rekor seviyelere taşısa da, hanehalkının satın alma gücünü acımasızca eritmekte ve KOBİ’lerin girdi maliyetlerini tahammül edilemez boyutlara taşımaktadır. Dolayısıyla, bu ay yapılması muhtemel bir faiz artışı, aynı zamanda Yen’in değerini savunmaya yönelik örtülü bir döviz müdahalesi (FX intervention) işlevi de görecektir.

Jeopolitik riskler ve küresel tedarik zincirlerindeki durum

Modern küresel ekonomi politiğinde, jeopolitik riskler artık merkez bankalarının enflasyon modellerinde standart bir dışsal değişken (exogenous variable) olarak kabul edilmektedir. Kaizuka’nın savaşın ekonomik ortamı enflasyonist hale getirdiğine dair tespiti, sadece enerji fiyatlarıyla sınırlı olmayan, çok daha geniş çaplı bir tedarik zinciri tahribatını ifade etmektedir. Ortadoğu’daki savaş durumu, Kızıldeniz ve Süveyş Kanalı gibi kritik deniz ticaret rotalarının güvenliğini tehlikeye atmakta, küresel lojistik devlerini Ümit Burnu gibi daha uzun ve pahalı alternatif rotalara yönelmeye zorlamaktadır. Navlun fiyatlarındaki (freight rates) bu sıçramalar, Asya’dan Avrupa ve Amerika’ya uzanan ticaret köprülerinde devasa ekstra maliyetler yaratmaktadır.

Japonya gibi hammaddeyi ithal edip, katma değerli yüksek teknoloji ve sermaye mallarını ihraç eden bir “işleme ekonomisi” için tedarik zincirlerindeki aksamalar, üretim planlamasını doğrudan sekteye uğratmaktadır. Just-in-time (tam zamanında üretim) modelinin öncüsü olan Japon sanayisi, tedarik şoklarına karşı savunmasız kalabilmektedir. Üretim bantlarında yaşanan hammadde kıtlığı, mikroçip tedarikindeki darboğazlar ve lojistik gecikmeler, piyasada suni bir arz açığı yaratarak nihai ürün fiyatlarının yukarı gitmesine (demand-pull ile birleşen cost-push enflasyon) neden olmaktadır. BOJ’un faiz artırım kararı alırken, ekonomideki bu arz yönlü katılıkları da hesaba katması gerekmektedir.

Savaş ekonomisi koşulları, aynı zamanda emtia piyasalarında spekülatif fiyat hareketlerine zemin hazırlamaktadır. Altın, bakır ve endüstriyel metaller gibi güvenli liman veya stratejik öneme sahip varlıklarda yaşanan fiyat rallileri, küresel imalat sanayi PMI (Satın Alma Yöneticileri Endeksi) verileri üzerinde baskı oluşturmaktadır. Japonya Merkez Bankası‘nın para politikasını sıkılaştırarak (monetary tightening) iç talebi bir miktar soğutması, dışsal arz şoklarının enflasyonist etkilerini dengelemek için kullanılabilecek en rasyonel makroekonomik araçtır. Kaizuka’nın uyarıları, merkez bankasının bu küresel fırtınada pasif bir izleyici olmaktan çıkıp, proaktif bir aktör rolünü üstlenmesi gerektiği yönündedir.

Donald Trump yönetiminin küresel ticaret politikalarına etkisi

Kaizuka’nın analizinde dikkat çeken bir diğer hayati başlık, küresel ekonomiye dair en büyük risklerden biri olarak Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump’ın olası ani ve öngörülemez kararlarını işaret etmesidir. 2026 yılı itibarıyla uluslararası ilişkilerde ve küresel ticarette korumacı (protectionist) politikaların yeniden yükselişe geçmesi, ihracata dayalı büyüme modeline sahip Japonya için varoluşsal bir tehdit oluşturmaktadır. Trump yönetiminin “Önce Amerika” (America First) doktrini çerçevesinde uyguladığı agresif gümrük tarifeleri (tariffs), ticaret savaşları ve çok taraflı ticaret anlaşmalarını tek taraflı olarak iptal etme eğilimi, küresel ticaret hacmini daraltıcı bir etki yaratmaktadır.

ABD, Japonya’nın en önemli ihracat pazarlarından biridir. Çelik, alüminyum ve otomotiv sektörlerine yönelik olası ek gümrük vergileri veya kota uygulamaları, Japon şirketlerinin Amerika pazarındaki rekabet gücünü derinden sarsma potansiyeline sahiptir. Trump’ın ticaret politikalarındaki öngörülemezlik, şirketlerin uzun vadeli yatırım kararlarını (CapEx) askıya almalarına ve tedarik zincirlerini yeniden yapılandırma maliyetlerine katlanmalarına neden olmaktadır. Belirsizliğin (uncertainty) ekonomi literatüründeki karşılığı, yatırımlar üzerinde görünmez bir vergi olmasıdır. Bu durum, Japonya’nın ekonomik büyüme projeksiyonlarını aşağı yönlü revize etme riskini barındırmaktadır.

Daha da önemlisi, Trump yönetiminin Çin ile olan teknoloji ve ticaret savaşını tırmandırması, iki dev ekonomi arasına sıkışan Japonya’yı jeoekonomik bir açmaza sürüklemektedir. Japon şirketleri, hem Çin pazarındaki varlıklarını korumaya çalışmakta hem de ABD’nin teknoloji ihracat kısıtlamalarına uyum sağlamak zorundadır. Bu iki kutuplu ticaret (bifurcation of trade), üretim maliyetlerini artırarak küresel dezenflasyon sürecini baltalamaktadır. Kaizuka’nın bu riske vurgu yapması, Japonya Merkez Bankası‘nın faiz kararını alırken sadece iç dinamikleri değil, aynı zamanda olası bir küresel ticaret savaşının Japon ihracatı üzerinde yaratacağı daraltıcı etkiyi de modellemek zorunda olduğunu göstermektedir. Para politikasının, bu tür dışsal şoklara karşı bir tampon (buffer) görevi görecek esneklikte kurgulanması gerekmektedir.

Enflasyon beklentileri ve merkez bankasının tepki fonksiyonu

Modern makroiktisat teorisinde enflasyon, sadece geçmişte yaşanan fiyat artışlarının bir istatistiği değil, büyük ölçüde gelecekteki fiyat artışlarına dair psikolojik beklentilerin (inflation expectations) bir fonksiyonudur. Tüketiciler ve şirketler, fiyatların gelecekte daha da artacağına inanırlarsa (unanchored expectations), tüketim harcamalarını öne çekerler ve çalışanlar enflasyon oranının üzerinde ücret zamları talep ederler. Bu davranışsal değişiklik, enflasyonun kendi kendini besleyen (self-fulfilling prophecy) bir canavara dönüşmesine neden olur. Kaizuka’nın “enflasyon beklentileri yükselirse geride kalma riski artar” ifadesi, tam olarak bu beklenti yönetimi (expectation management) problemine işaret etmektedir.

Japonya, uzun yıllar boyunca “deflasyonist zihniyet” (deflationary mindset) adı verilen, fiyatların sürekli düşeceği ve dolayısıyla harcamaların ertelenmesi gerektiği inancıyla mücadele etmiştir. BOJ’un yıllardır trilyonlarca yen basarak (Quantitative Easing – Parasal Genişleme) yapmaya çalıştığı şey, bu zihniyeti kırmak ve enflasyon beklentileri ibresini yüzde 2 seviyesine çapalamaktı (anchoring). Ancak mevcut konjonktürde, küresel şoklar ve Yen’in değer kaybı nedeniyle bu beklentiler ilk kez merkez bankasının kontrol sınırlarını aşarak yukarı yönlü bir kırılma eğilimi göstermektedir. Anketler, hem hanehalkının hem de reel sektör temsilcilerinin önümüzdeki 1 ila 5 yıl için enflasyon beklentilerinin kalıcı olarak yükseldiğini göstermektedir.

Eğer Japonya Merkez Bankası bu beklentilerin bozulmasına (de-anchoring) göz yumar ve faiz artırımı gibi konvansiyonel sıkılaşma adımlarını atmakta gecikirse, ekonominin güvenilirliği zedelenecektir. Bir kez bozulan enflasyon beklentilerini yeniden düşürmek, mevcut durumu korumaktan çok daha maliyetli (daha yüksek faizler ve daha yüksek işsizlik gerektiren) bir süreçtir. Dolayısıyla, bu ay yapılması muhtemel bir gösterge faizi artışı, ekonomik aktiviteyi durdurmaktan ziyade, merkez bankasının fiyat istikrarı konusundaki kararlılığını (credibility) piyasalara ispatlama amacı taşıyan stratejik bir iletişim hamlesidir.

Para politikasında normalleşme ve finansal piyasalara yansıması

Japonya’da faiz oranlarının negatif veya sıfır bölgesinden çıkarak pozitif alana geçmesi (policy normalization), küresel finansal mimari açısından sismik bir sarsıntı anlamına gelmektedir. Japonya, yıllardır dünyanın en büyük ucuz kredi tedarikçisi (funding currency) konumundadır. Küresel yatırımcılar, sıfır faizle Japon Yeni borçlanıp, bu parayı ABD tahvillerine, gelişmekte olan ülke piyasalarına (Emerging Markets) veya yüksek getirili riskli varlıklara yatırarak muazzam karlar elde etmişlerdir (Carry Trade). BOJ’un gösterge faizi üzerinde yapacağı yukarı yönlü bir revizyon, borçlanma maliyetlerini artırarak bu trilyonlarca dolarlık pozisyonların aniden kapatılmasına (unwinding of carry trades) yol açabilir.

Böyle bir senaryoda, Japon Yeni küresel piyasalarda hızla değer kazanırken, Japon yatırımcıların yurtdışındaki varlıklarını satarak sermayelerini ülkelerine geri döndürmeleri (repatriation of capital) söz konusu olacaktır. Bu devasa sermaye akımı, Amerikan hazine tahvillerinde (US Treasuries) faizlerin yükselmesine, küresel hisse senedi piyasalarında likidite sıkışıklığına ve gelişmekte olan ülkelerin para birimlerinde değer kayıplarına neden olabilecek bir domino etkisi yaratabilir. Masaaki Kaizuka gibi tecrübeli eski merkez bankacılarının uyarıları, bu dönüşümün sancılı olabileceğini, ancak enflasyonist ortamda artık kaçınılmaz hale geldiğini göstermektedir.

İç piyasa açısından bakıldığında ise faiz artışları, Japon devletinin devasa kamu borcunun (GSYH’nin yüzde 250’sini aşan) finansman maliyetlerini yükseltecektir. Hazine’nin ihraç ettiği tahvillerin (JGB) faiz yükünün artması, maliye politikası üzerinde ciddi bir baskı oluşturacaktır. Aynı şekilde, ticari bankaların kredi faiz oranlarını artırması, uzun süredir ucuz krediye bağımlı olan Japon kurumsal sektörünün borç çevirme rasyolarını (debt service coverage ratio) zorlayacaktır. Ancak diğer yandan, yıllardır düşük faiz marjları (NIM) nedeniyle karlılık sorunu yaşayan Japon bankacılık sektörü için faiz artırımları, karlılığı artırıcı taze bir nefes anlamına gelmektedir.

Japonya ekonomisinin yapısal dönüşümü ve gelecek projeksiyonu

Son tahlilde, BOJ’un bu ay alması muhtemel faiz artırımı kararı, sadece konjonktürel enflasyonist baskılara verilmiş teknik bir yanıt değil, Japonya ekonomisinin son otuz yılda (kayıp on yıllar – lost decades) geçirdiği yapısal deflasyon hastalığından tamamen kurtulduğunun resmi bir ilanı niteliğinde olacaktır. Çıktı açığının pozitife dönmesi, işgücü piyasasının ücret artışlarıyla dinamizm kazanması ve şirketlerin fiyatlama güçlerini (pricing power) yeniden ellerine almaları, makroekonomik sağlığa dönüşün en güçlü emareleridir.

Jeopolitik riskler, İran eksenli petrol şokları ve Donald Trump’ın küresel ticareti sarsan gümrük politikaları, Japonya’nın önündeki zorlu engeller olarak varlığını sürdürse de, iç dinamiklerdeki iyileşme BOJ’a bu fırtınalarla mücadele etmek için gerekli politika alanını (policy space) sağlamaktadır. Eski yönetici Kaizuka’nın haklı uyarısı, para politikasının gecikmeli etkilerini göz önünde bulundurarak bugünden yarına vizyoner bir adım atılmasının elzem olduğunu vurgulamaktadır. Finansal piyasalar, nisan ayındaki merkez bankası toplantısına kilitlenmiş durumdadır. Alınacak karar, Japonya’nın sadece kendi enflasyonunu nasıl yöneteceğini değil, küresel faiz oranları ve sermaye akımlarının yeni rotasını da belirleyecek tarihi bir dönüm noktası olacaktır.

blank

Yunanistan’dan Hürmüz boğazı için planlanan geçiş ücretine tepki

Prev
blank

Avrupa Komisyonu uyardı: AB ekonomisinde stagflasyon tehlikesi kapıda

Sonraki
Faizsiz Ev & Araba