Makine ihracatı yılın ilk dört ayında 9,3 milyar dolara ulaştı | vkmfinans
Döviz Kurları
Döviz Kurları
AUD/TRY
%0.00
32,5939
CAD/TRY
%0.00
33,0907
CHF/TRY
%0.00
58,2665
EUR/GBP
%0.00
0,8637
EUR/TRY
%0.00
53,0373
EUR/USD
%0.00
1,16024
GBP/TRY
%0.00
61,7760
GBP/USD
%0.00
1,3430
JPY/TRY
%0.00
0,2873
RSD/TRY
%0.00
0,4519
RUB/TRY
%0.00
0,64487
SAR/TRY
%0.00
12,1882
SEK/TRY
%0.00
4,8808
USD/TRY
%0.00
45,7362
XAG/TRY
%0.00
3.452,63
XAU/TRY
%0.00
206.238,93
XAU/USD
%0.00
4.509,09
BRENT/USD
%0.00
105,83

Makine ihracatı yılın ilk dört ayında 9,3 milyar dolara ulaştı

Türkiye'nin serbest bölgeler dahil toplam makine ihracatı yılın ilk dört ayında yüzde 4,5 artışla 9,3 milyar dolara yükseldi. Sektör, küresel pazarlardaki korumacı duvarlara ve finansal kısıtlara rağmen ihracat birim fiyatını artırmayı başardı. Makine imalat sanayi…

Türkiye'nin serbest bölgeler dahil toplam makine ihracatı yılın ilk dört ayında yüzde 4,5 artışla 9,3 milyar dolara yükseldi

a large stack of boxes
Photo by Arno Senoner on Unsplash
Paylaş

Türkiye’nin serbest bölgeler dahil toplam makine ihracatı yılın ilk dört ayında yüzde 4,5 artışla 9,3 milyar dolara yükseldi. Sektör, küresel pazarlardaki korumacı duvarlara ve finansal kısıtlara rağmen ihracat birim fiyatını artırmayı başardı.

Makine imalat sanayi ihracatında kg başına birim fiyat arttı

Türkiye’nin makroekonomik büyüme hedefleri ve sanayi dönüşüm stratejileri doğrultusunda lokomotif rollerden birini üstlenen makine imalat sanayi, 2026 yılının ilk dört aylık dönemine ilişkin konsolide dış ticaret verilerini kamuoyuyla paylaşmıştır. Makine İhracatçıları Birliği (MAİB) tarafından derlenen resmi verilere göre, geride bırakılan dört aylık zaman diliminde Türkiye’nin serbest bölgeler de dahil olmak üzere gerçekleştirdiği toplam makine ihracatı, bir önceki yılın aynı dönemine kıyasla %4,5 oranında bir artış kaydederek 9,3 milyar dolar seviyesine ulaşmıştır. Küresel çapta imalat sanayilerinde yaşanan durgunluk emarelerine, sıkı para politikalarının getirdiği talep baskılarına ve uluslararası lojistik koridorlarında baş gösteren maliyet artışlarına rağmen elde edilen bu büyüme, Türk makine sektörünün dış pazarlarda sahip olduğu esnek hareket kabiliyetini ve pazar çeşitlendirme başarısını bir kez daha teyit etmiştir. Sektörün bu dönemde sergilediği performans, net döviz girdisi sağlama ve cari açığı dengeleme noktasında ülke ekonomisine 350 milyon dolarlık ek bir katkı olarak yansımıştır. Ortaya çıkan dış ticaret verilerinin satır araları analiz edildiğinde, niteliksel bir dönüşümün ve yapısal bir kabuk değişiminin işaretleri net bir şekilde okunabilmektedir. Yılın ilk dört ayında ihraç edilen toplam makine miktarında (tonaj bazında) %6,7’lik bir gerileme yaşanmış olmasına rağmen, toplam ihracat gelirinin artış göstermesi, birim değerlerdeki ciddi yükselişten kaynaklanmıştır. Veriler, kilogram başına ortalama ihracat fiyatının %12 gibi kayda değer bir oranla yükselerek 8,6 dolara ulaştığını göstermektedir. Bu durum, Türk makine üreticilerinin artık düşük katma değerli, fason veya standart nitelikteki ürünlerden ziyade; mühendislik ağırlıklı, yüksek teknolojili, Ar-Ge yoğunluğu fazla ve katma değeri yüksek sistem ile komponent üretimine yöneldiğini açıkça ortaya koymaktadır. Küresel rekabet ortamında sadece fiyat odaklı değil, kalite, teknoloji ve güvenilirlik odaklı bir pazarlama stratejisinin benimsenmesi, miktar bazındaki düşüşlerin ciro bazında fazlasıyla kompanse edilmesini beraberinde getirmiştir. Kilogram başına düşen değerin 8,6 dolara fırlaması, endüstriyel olgunlaşma sürecinin en somut göstergelerinden biridir. Madalyonun diğer yüzünde yer alan yıllıklandırılmış konsolide verilere bakıldığında ise makine sektörünün uzun vadeli projeksiyonu daha net anlaşılmaktadır. Son 12 aylık dönem dikkate alınarak hesaplanan yıllıklandırılmış konsolide makine ihracatı %1,3 oranında sınırlı bir artışla 29,1 milyar dolar seviyesine oturmuştur. Buna karşılık, aynı dönemde gerçekleşen makine ithalatı, önceki 12 aylık periyoda göre %8,2 gibi yüksek bir hızla tırmanarak 47,2 milyar dolara yükselmiştir. İthalattaki bu belirgin yükseliş, yurt içi imalat sanayinin teknolojik yenilenme, kapasite artırımı ve dijital dönüşüm yatırımları kapsamında yabancı menşeli makinelere olan talebinin sürdüğünü göstermektedir. Ancak yerli üreticinin iç pazardaki payını koruyabilmesi ve ithalat bağımlılığının azaltılabilmesi adına, yerli makine kullanımını teşvik edecek koruyucu ve destekleyici mekanizmaların ne denli hayati olduğu bu dış ticaret dengesi tablosunda kendisini bir kez daha hatırlatmaktadır. Pazar bazlı dağılım incelendiğinde, Türkiye’nin geleneksel ve en büyük ticari ortağı olan Almanya’nın zirvedeki yerini koruduğu görülmektedir. Yılın ilk dört ayında Almanya’ya yapılan makine satışları %14,1 oranında güçlü bir artış göstererek 1,1 milyar dolar sınırına ulaşmıştır. Avrupa’nın endüstriyel kalbi konumundaki Almanya’da yaşanan yapısal zorluklara rağmen bu pazarda elde edilen başarı, Türk makine sektörünün Alman tedarik zincirleri içerisindeki vazgeçilmez yerini tescillemiştir. Dönemin en çarpıcı gelişmesi ise Amerika Birleşik Devletleri (ABD) pazarında yaşanmıştır. ABD’ye gerçekleştirilen makine ihracatı %39,5 gibi rekor bir büyüme oranı yakalayarak 767 milyon dolara fırlamıştır. Atlantik ötesi ticarette sağlanan bu devasa ivme, Türk firmalarının Amerikan standartlarına, sertifikasyon süreçlerine ve yüksek kalite beklentilerine tam uyum sağladığını kanıtlamaktadır. İtalya ise %12,7’lik artış ve 442 milyon dolarlık hacimle üçüncü sıradaki yerini sağlamlaştırmıştır. Buna karşın, jeopolitik gerilimlerin ve bölgesel istikrarsızlıkların gölgesindeki Irak, Rusya ve Polonya, bu dönemde en çok daralma gösteren büyük pazarlar olarak kayıtlara geçmiş ve pazar çeşitlendirmenin önemini bir kez daha anımsatmıştır. Alt sektörlerin performans grafiği incelendiğinde, ürün grupları arasındaki ayrışma net bir biçimde gözlenmektedir. En fazla ihracat geliri elde edilen ürün grubu, %6,4’lük istikrarlı bir artış grafiği çizen içten yanmalı motorlar ve aksamları olmuş, bu kalem tek başına 867 milyon dolarlık bir büyüklüğe ulaşmıştır. Otomotiv ve ağır sanayinin temel girdilerinden olan bu alt sektörü, 629 milyon dolar tutarındaki hacmiyle inşaat ve madencilik makineleri ile 530 milyon dolarlık payıyla pompa ve kompresörler sektörü takip etmiştir. Dönemin oransal olarak en büyük sıçramasını ise %40,1’lik olağanüstü bir büyüme performansı gösteren türbinler, turbojetler ve hidrolik silindirler alt sektörü gerçekleştirmiştir. Bu gruptaki hızlı yükseliş, havacılık, savunma sanayii ve yenilenebilir enerji projelerinde Türk makine bileşenlerine yönelik küresel talebin yoğunlaştığına işaret etmektedir. Öte yandan, küresel tüketim eğilimlerindeki değişimler ve tekstil/konfeksiyon sektörlerindeki daralmanın yansıması olarak, deri işleme makineleri ihracatı %52,2 oranında sert bir düşüş yaşayarak dönemin en çok kan kaybeden alt sektörü olmuştur.

Küresel jeopolitik risklerin sanayi ve tedarik zincirine etkisi

Uluslararası arenada ticaret savaşlarının korumacı duvarlara dönüştüğü, ulusal güvenlik kaygılarının ekonomik rasyonalitenin önüne geçtiği ve jeopolitik güç rekabetinin tedarik hatlarını parçaladığı son derece karmaşık bir küresel konjonktürden geçilmektedir. Yaşanan bu küresel gelişmeleri ve endüstriyel ekosisteme yansımalarını derinlemesine analiz eden Makine İhracatçıları Birliği Başkanı Sevda Kayhan Yılmaz, küresel makroekonomik görünümün sanayiciler üzerinde yarattığı baskıyı şu sözlerle ifade etmiştir: “Ukrayna-Rusya Savaşı nedeniyle enerji tedarikinde uzun süredir ek maliyetlere katlanan Avrupa, küresel enerji hatlarının Hürmüz Boğazı’nda kilitlenmesi nedeniyle şimdiden 25 milyar euro daha ilave enerji maliyeti ile karşı karşıya. Çözüm sağlayacak altyapı yatırımlarının uzun yıllar alacağı bu enerji türbülansının ortasında, Almanya milli gelirinin %3,1’ini savunma harcamalarına ayırarak bütçesini askeri modernizasyon hamlesine dönüştürmeye çalışıyor. Yatırımların odağının değiştiği bu tabloda; makine sanayiimizin yüksek teknoloji üreten mevcut hatlarının, savunma sanayiinin özel regülasyon ve sertifikasyon gereksinimleriyle tam uyumlu bir entegrasyon sürecinden geçmesi gerekiyor. Ancak bu dönüşüm, son dönemde ABD ve Çin arasında tekrar tırmanan ve küresel tedarik zincirlerini istikrarsızlaştıran teknoloji savaşlarının gölgesinde, her adımın bir diğer aktörün çıkarlarıyla çarpıştığı karmaşık bir labirentte ilerlemeyi gerektiriyor.” Yılmaz’ın dikkat çektiği üzere, Avrupa kıtasının ve özellikle de Türk makine sektörünün ana ihracat üssü olan Kuzey Avrupa ülkelerinin karşı karşıya kaldığı enerji maliyeti şokları, sanayi üretiminin rekabetçiliğini doğrudan tehdit etmektedir. Hürmüz Boğazı ve Kızıldeniz gibi kritik deniz ticareti geçiş noktalarında yaşanan tıkanıklıklar, lojistik sürelerini uzatmakla kalmayıp, navlun fiyatlarını ve dolaylı olarak enerji faturalarını yukarı çekmektedir. Avrupa sanayisi bu ek maliyet yüklerini yönetmeye çalışırken, yatırım bütçelerinin rotasını da sivil endüstrilerden savunma ve güvenlik harcamalarına doğru kırmak zorunda kalmaktadır. Almanya’nın bütçe yapısında gerçekleştirdiği ve milli gelirinin %3,1’ine tekabül eden devasa askeri modernizasyon hamlesi, makine üreticileri için hem büyük bir meydan okuma hem de yeni bir pazar fırsatı anlamına gelmektedir. Türk makine üreticilerinin bu yeni dönemde ayakta kalabilmesi ve pay alabilmesi, üretim hatlarını savunma sanayisinin katı standartlarına, siber güvenlik protokollerine ve yüksek hassasiyetli askeri normlara adapte edebilme hızına bağlı olacaktır. Küresel ölçekte yaşanan bu çıkar çatışmaları ve korumacılık eğilimleri karşısında, Türkiye’nin tek taraflı bir bağımlılık yerine tüm küresel aktörlerle yapıcı ve çok boyutlu ilişkiler geliştiren, proaktif bir dış ticaret diplomasisi izlemesi hayati bir zorunluluk haline gelmiştir. Batı dünyasının dijitalleşme, veri güvenliği, siber güvenlik altyapıları ve Avrupa Yeşil Mutabakatı kapsamında devreye aldığı düşük karbon odaklı yeni nesil korumacı gümrük duvarları (SKDM) piyasaya giriş şartlarını zorlaştırmaktadır. Diğer tarafta ise Doğu Bloku’nun, özellikle Çin ve çevre ülkelerinin sahip olduğu ucuz hammadde, devlet sübvansiyonlu lojistik ve kitlesel üretim maliyeti avantajları küresel pazarlarda yoğun bir fiyat baskısı oluşturmaktadır. Türk makine üreticileri, bu iki farklı kutbun yarattığı sıkışma alanında, her iki tarafın da regülasyonlarına uyum sağlayabilen, yüksek kaliteli, esnek ve zamanında teslimat yapabilen güvenilir bir liman olarak konumlanmayı hedeflemektedir. Dünyanın farklı coğrafyalarında düzenlenen ticaret heyetleri ve uluslararası fuarlarda sahada aktif olarak yer alınması, bu çoklu ittifak döneminde Türk makinesinin marka algısını ve pazar payını korumanın en etkili yolu olarak öne çıkmaktadır.

Sanayicinin finansal piyasalardaki teknik tıkanıklık beklentisi

Yurt içi piyasalarda ise sanayicilerin ve ihracatçıların küresel rekabet gücü seviyesini muhafaza edebilmeleri, sadece üretim kalitesine değil, aynı zamanda bu üretimi finanse edecek finansal mimarinin etkinliğine bağlıdır. Son dönemde ekonomi yönetimi tarafından devreye alınan Yatırım Teşvik Paketi kapsamında imalat sanayine yönelik öngörülen kurumlar vergisi indirimleri ve mali kolaylıklar, yüksek girdi maliyetleri altında ezilen üreticiler tarafından memnuniyetle karşılanmıştır. Bu tür mali destekler, yerli tedarik zincirinin bütünlüğünü korumak, istihdamı sürdürmek ve firmaların küresel pazarlarda talep edilen yeşil ve dijital dönüşüm yatırımlarını finanse edebilmeleri açısından stratejik birer kaldıraç vazifesi görmektedir. Ancak vergi düzenlemelerinin ve teşviklerin sahada tam anlamıyla karşılık bulabilmesi ve kalıcı bir ekonomik ivmeye dönüşebilmesi için finansal piyasalarda ve bankacılık sisteminde yaşanan teknik tıkanıklıkların ivedilikle çözülmesi gerekmektedir. Sıkı para politikası adımları ve makro ihtiyati tedbirler kapsamında bankacılık sektörüne getirilen kredi büyüme sınırlandırmaları, ticari kredi faizlerinin aşırı yükselmesine ve en önemlisi kredi arzının daralmasına yol açmıştır. Özellikle yabancı para (YP) cinsi kredi kullanımına yönelik getirilen katı kısıtlamalar ve bu işlemler esnasında ortaya çıkan yüksek komisyon maliyetleri, ihracat gerçekleştiren firmaların en temel finansal korunma mekanizması olan “doğal hedge” (yabancı para cinsi borçlanarak yabancı para cinsi gelirle riski dengeleme) imkanını büyük ölçüde ortadan kaldırmaktadır. Gelirleri döviz cinsi olan ancak üretim girdilerini sağlamak için ihtiyaç duyduğu finansmanı döviz cinsinden uygun maliyetle bulamayan ihracatçı, yüksek TL kredi maliyetleri ile kur riskine açık hale gelmektedir. Finansal piyasalardaki bu teknik daralmanın yarattığı risklere işaret eden Sevda Kayhan Yılmaz, finansman kanallarına erişimde yaşanan zorlukları ve çözüm beklentilerini şu sözlerle aktarmıştır: “Yatırım Teşvik Paketi ile gündeme gelen kurumlar vergisi indirimini, imalatçı sektörler üzerindeki yükleri hafifletmek üzere stratejik bir adım olarak destekliyoruz. Bu düzenleme, hem yerli tedarik zincirini korumak hem de firmalarımızın küresel pazardaki dönüşüm süreçlerini finanse edebilmek açısından önemli. Finansal piyasalardaki teknik tıkanıklıkların giderilmesi, bu adımın kalıcı bir etkiye dönüşmesine büyük katkı sağlar. Yabancı para kredi kullanım kısıtıyla daralan kredi arzı ve yüksek komisyon maliyetleri, ihracatçının en temel savunma mekanizması olan doğal hedge imkânını elinden alarak finansal riskleri artırıyor. TL kredilerdeki istisnaların yabancı para kredilerde sadece İGE kapsamıyla sınırlandırılması da uluslararası fonlara ve döviz cinsi kaynaklara erişimi zorlaştırıyor. Finansal enstrümanların, vergi indirimlerinden kredi piyasasına kadar bir bütün olarak kurgulanacağına ve Orta Doğu’daki gelişmeler neticelendiğinde sanayicinin ihtiyaç duyduğu finansman kanallarının daha açık tutulacağına inanıyoruz.” Yılmaz’ın da önemle vurguladığı üzere, Türk lirası cinsi kredilerde uygulanan bazı muafiyet ve istisnaların, yabancı para cinsi krediler söz konusu olduğunda yalnızca İhracatı Geliştirme A.Ş. (İGE) kefaleti ve kapsamı ile sınırlandırılması, orta ve büyük ölçekli sanayi kuruluşlarının uluslararası finansman fonlarına, sendikasyon kredilerine ve çok uluslu bankaların döviz cinsi kaynaklarına erişimini zorlaştırmaktadır. Küresel pazarlardaki rakipleri çok düşük faiz oranları ve uzun vadeli finansman enstrümanları ile yatırımlarını finanse ederken, Türk ihracatçısının finansmana erişimde bürokratik ve teknik engellerle karşılaşması, fiyatlama stratejilerinde elini zayıflatmaktadır. Sektör temsilcileri, para otoritesi ve regülatör kurumlar tarafından atılacak adımlarla, vergi politikasından kredi genişlemesine kadar tüm finansal enstrümanların bütüncül bir makroekonomik tasarım içinde kurgulanmasını talep etmektedir. Bölgesel jeopolitik risklerin ve Orta Doğu eksenli gerilimlerin durulmasıyla birlikte, sermaye piyasalarının rahatlaması ve sanayicinin ihtiyaç duyduğu seçici finansman kanallarının ardına kadar açılması, üretimin sürdürülebilirliği açısından kritik bir dönüm noktası olacaktır.

Sürdürülebilir yatırım zemini ve seçici kaynak tahsisinin önemi

Makroekonomik dengelenme sürecinde sanayide gözlenen kapasite kullanım oranlarındaki düşüşleri veya devam eden teknolojik yenilenme ve makine yatırımlarını birer “kaynak israfı” veya “atıl kapasite oluşumu” olarak yorumlayan bazı finansal analizler, madalyonun diğer yüzündeki mikroekonomik gerçekleri ve sanayinin yapısal dinamiklerini gözden kaçırmaktadır. Reel sektörün ve sanayicinin birincil önceliği hiçbir zaman kısa vadeli kâr maksimizasyonu olmamıştır; asıl hedef, küresel rakiplerle teknolojik anlamda başa çıkabilecek, verimliliği artıracak ve şirketin geleceğini güvence altına alacak sürdürülebilir bir yatırım zeminine ve üretim altyapısına kavuşmaktır. Üretim tesislerindeki kapasite kullanım oranlarının dönemsel olarak düşük seyretmesi, firmaların verimsizliğinden değil, dünya genelinde baş gösteren makroekonomik uyumsuzluklardan, talep şoklarından ve küresel pazar daralmalarından kaynaklanmaktadır. Sanayideki yatırım kararlılığının ve kaynakların doğru yönetilmesinin önemine değinen MAİB Başkanı Sevda Kayhan Yılmaz, sözlerini şu kritik tespitlerle noktalamıştır: “Sanayicinin asıl önceliği kâr maksimizasyonu değil, rakipleriyle teknolojik olarak başa çıkabileceği sürdürülebilir bir yatırım zeminine kavuşmaktır. Üretim tesislerindeki kapasite kullanım oranlarının düşük kalmasını, dünya genelinde artan makroekonomik uyumsuzlukla ilgili görmek gerekiyor. Yurt içi tarafında da kurun enflasyonun altında seyretmesi nedeniyle sanayi gelirlerinin maliyetlerin altında seyrettiği uzun bir süreç yaşandı. İhracatçıyı dış rekabette dezavantajlı hale getiren ve artık sonuna geldiğimize inandığımız bu uyumsuzluk, ithalatı cazip kılarak yerli üreticiyi iç pazarda ana tedarikçi olma özelliğini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya bıraktı. Kısacası yatırımların henüz beklenen verimliliğe ulaşamamasının nedenini siyasi ve jeopolitik belirsizliklerin artırdığı küresel istikrarsızlıkta ve rekabetçilikte yaşanan geçici yıpranmada aramak gerekir. Finansal piyasalardaki teknik tıkanıklıkların giderilmesi ve kaynakların teknoloji geliştiren stratejik sektörlere seçici şekilde yönlendirilmesi, Türkiye ekonomisini hızlı bir şekilde canlandıracaktır. Sanayideki mevcut kapasite ve potansiyelin bütüncül bir stratejiyle yüksek verimliliğe dönüştürülmesi, cari açık ve enflasyonla mücadelede yine en güçlü silahımız olacaktır.” Yılmaz’ın işaret ettiği yerel piyasadaki en büyük makroekonomik dengesizliklerden biri, döviz kurunun seyri ile yurt içi enflasyon dinamikleri arasında yaşanan uyumsuzluktur. Uzun bir süredir döviz kurunun yurt içi enflasyon oranlarının altında kalması, sanayicinin başta işçilik, enerji, hammadde ve lojistik olmak üzere tüm yerli üretim maliyetlerinin döviz bazında fahiş miktarda yükselmesine neden olmuştur. Maliyetleri enflasyon hızıyla artarken, ihraç gelirleri baskılanan döviz kuru nedeniyle aynı oranda artmayan üretici, dış pazarlarda rakiplerine karşı fiyat avantajını kaybetme riskiyle yüz yüze kalmıştır. İhracatçıyı dış rekabette ciddi ölçüde dezavantajlı duruma düşüren bu kur-enflasyon makası, madalyonun diğer yüzünde ithalatı yerli üretime kıyasla çok daha cazip ve ucuz hale getirmiştir. Bu durum, yurt içindeki imalatçı sektörlerin kendi evlerinde, yani iç pazarda ana tedarikçi olma vasıflarını kaybetme ve pazar paylarını ithal ürünlere kaptırma tehlikesini doğurmuştur. Dolayısıyla, yatırımların henüz arzulanan makro verimlilik ve ciro seviyelerine ulaşamamış olmasının temel nedeni firmaların operasyonel hataları değil, siyasi, jeopolitik ve finansal belirsizliklerin tetiklediği bu makroekonomik iklimdir. Bu operasyonel ve finansal çıkmazdan kurtulmanın yolu, finansal piyasalardaki likidite ve kredi tıkanıklıklarının süratle ortadan kaldırılması ve kıt olan ekonomik kaynakların, katma değer üreten, yüksek teknoloji geliştiren ve ihracat potansiyeli yüksek olan stratejik sektörlere seçici ve güdümlü bir yaklaşımla yönlendirilmesidir. Toptancı bir yaklaşımla tüm kredileri kısmak yerine, imalat sanayini ve özellikle makine imalat sanayi gibi çarpan etkisi yüksek olan lokomotif alanları pozitif ayrımcılığa tabi tutan bir kredi tahsis politikası benimsenmelidir. Türkiye ekonomisinin elinde bulundurduğu mevcut endüstriyel kapasitenin, nitelikli insan kaynağının ve modern üretim altyapısının, devletin tüm kurumlarıyla birlikte kurgulayacağı bütüncül ve tutarlı bir sanayi stratejisiyle yüksek verimliliğe dönüştürülmesi gerekmektedir. Sanayinin çarklarının yüksek verimlilikle dönmesi, yapısal ithalat bağımlılığını azaltarak cari açığın kalıcı olarak kapatılmasını sağlayacak ve arz yönlü üretim artışı vesilesiyle enflasyonla mücadelede ekonomi yönetiminin elindeki en güçlü, en dayanıklı silah olmaya devam edecektir.

cargo ships docked at the pier during day

Cumhuriyet tarihinin en yüksek günlük ihracat rakamı kaydedildi

Prev
Faizsiz Ev & Araba