Asya Kalkınma Bankası, Orta Doğu bölgesinde devam eden çatışmaların neden olduğu jeopolitik belirsizliklerin, Asya-Pasifik ekonomilerinde büyüme hızını yavaşlatacağı ve bölgesel enflasyonu yukarı yönlü tetikleyeceği uyarısında bulundu.
Asya ve Pasifik bölgesinde makroekonomik büyüme dinamikleri
Küresel ekonominin lokomotifi konumunda olan Asya ve Pasifik bölgesi, uluslararası konjonktürde artan tansiyonun gölgesinde yeni bir belirsizlik dönemine giriş yapıyor. Merkezi Filipinler’in başkenti Manila’da bulunan Asya Kalkınma Bankası (ADB) tarafından yayımlanan son rapor, bölgenin makroekonomik görünümüne dair kritik uyarılarda bulunuyor. Kurumun analizlerine göre, küresel ticaretteki toparlanma eğilimleri ve iç talepteki dirençli duruşa rağmen, bölge ülkelerinin ekonomik büyüme potansiyeli dışsal şokların yarattığı ağır bir baskı altında kalmaya devam ediyor. Özellikle pandemi sonrası dönemde tedarik zincirlerinin yeniden yapılanması ve küresel enflasyonla mücadele kapsamında uygulanan sıkı para politikalarının yarattığı yorgunluk, Asya ekonomilerinin bağışıklığını zayıflatmış durumda. Bu kırılgan zemin üzerinde, Orta Doğu’da patlak veren ve giderek genişleme eğilimi gösteren diplomatik ve askeri çatışmalar, bölge ekonomileri için birincil bir risk faktörü haline gelmiş bulunuyor. Tarihsel olarak enerji ithalatına yüksek oranda bağımlı olan ve ihracata dayalı büyüme modellerini benimseyen Asya-Pasifik ülkeleri, küresel navlun maliyetlerindeki artışlardan ve emtia piyasalarındaki dalgalanmalardan en hızlı ve en sert şekilde etkilenen ekonomiler arasında yer alıyor. Yayımlanan rapor, bölgesel ekonomik entegrasyonun gücüne rağmen, dış kaynaklı şokların yerel piyasalara aktarım mekanizmalarının ne kadar hızlı çalıştığını bir kez daha gözler önüne seriyor. Raporda öne çıkan temel tema, ekonomik büyüme ivmesinin korunması ile fiyat istikrarının sağlanması arasındaki hassas dengenin, jeopolitik fay hatlarındaki hareketlilik nedeniyle giderek bozulduğu yönünde. Bu durum, bölge ülkelerindeki merkez bankalarını ve politika yapıcıları, bir yanda yavaşlayan büyümeyi desteklemek diğer yanda ise ithal enflasyonla mücadele etmek gibi zorlu bir ikilemle karşı karşıya bırakıyor.
Orta Doğu merkezli jeopolitik risklerin ekonomik görünüme etkisi
Makroekonomik istikrarın temel taşlarından biri olan öngörülebilirlik, günümüz küresel piyasalarında yerini derin bir belirsizliğe bırakmış durumda. Bu belirsizliğin ana kaynağını ise Orta Doğu’da tırmanan ve enerji arz güvenliğini tehdit eden çatışma ortamı oluşturuyor. Asya Kalkınma Bankası Baş Ekonomisti Albert Park, kurumun yayımladığı raporun tanıtımında yaptığı ufuk açıcı değerlendirmede, bu durumun vahametine dikkat çekiyor. Park’ın, “Orta Doğu’daki çatışma, jeopolitik riskleri doğrudan gelişmekte olan Asya ve Pasifik’in ekonomik görünümünün merkezine yerleştiriyor” şeklindeki tespiti, sorunun sadece bölgesel bir güvenlik meselesi olmaktan çıkıp, küresel ekonomik sistemin işleyişine yönelik yapısal bir tehdide dönüştüğünü kanıtlıyor. Finansal piyasalarda jeopolitik riskler, doğrudan risk primlerinin artmasına, yabancı sermaye akımlarının gelişmekte olan piyasalardan güvenli limanlara doğru yön değiştirmesine (sermaye kaçışı) ve yatırım kararlarının ertelenmesine neden olmaktadır. Asya piyasaları özelinde bu durum, finansman maliyetlerinin yükselmesi ve kur oynaklıklarının artması şeklinde tezahür etmektedir. Özellikle Asya’nın gelişmekte olan ekonomileri, üretim süreçlerinde yoğun olarak enerji tükettikleri için petrol ve doğalgaz fiyatlarındaki her yukarı yönlü hareket, doğrudan üretim maliyetlerine yansımakta ve rekabet avantajlarını aşındırmaktadır. Orta Doğu’daki çatışmaların yayılma riski (spillover effect), sadece enerji fiyatları üzerinden değil, aynı zamanda küresel ticaret rotalarının güvenliği üzerinden de Asya’nın ihracat potansiyeline darbe vurma riski taşıyor. Küresel deniz ticaretinin önemli bir bölümünün geçtiği rotalarda sigorta primlerinin fırlaması ve gemilerin daha uzun ve maliyetli alternatif güzergahlara yönelmek zorunda kalması, Asya menşeli ürünlerin Batı pazarlarındaki nihai fiyatlarını artırarak talep daralmasına zemin hazırlıyor.
Çatışmaların süresine bağlı olarak şekillenen enflasyon senaryoları
Kurumun projeksiyonları, Orta Doğu’daki gerilimin süresi ve şiddetine bağlı olarak şekillenen alternatif senaryolar üzerinden Asya ekonomisinin geleceğine ışık tutuyor. Temel senaryoya göre, gelişmekte olan Asya ve Pasifik bölgesinde ekonomik büyümenin ivme kaybederek 2026 ve 2027 yıllarında yüzde 5,1 seviyelerine gerilemesi bekleniyor. Ancak raporun en can alıcı kısmı, çatışmaların uzaması durumunda devreye girecek olan negatif yönlü risk senaryolarında yatıyor. Eğer bölgedeki askeri ve diplomatik krizler derinleşir ve yılın üçüncü çeyreğine kadar devam edecek olursa, ekonomik faaliyetlerdeki daralmanın çok daha belirgin olacağı ve bölgesel büyümenin 2026 yılı için yüzde 4,7’ye, 2027 yılı için ise yüzde 4,8’e kadar gerileyebileceği öngörülüyor. Bu durum, yüz milyonlarca insanın yaşadığı ve küresel yoksullukla mücadelenin merkez üssü olan bölgede, gelir artışlarının duraksaması ve istihdam piyasalarının darbe alması anlamına geliyor. Büyüme cephesindeki bu karamsar tablonun ayrılmaz bir parçası da enflasyon beklentilerindeki bozulmadır. Raporun mart ayında tamamlanan versiyonunda temel alınan “erken istikrar senaryosu”, enerji fiyatlarının mart ayı itibarıyla zirve noktasına ulaştıktan sonra kademeli olarak normalleşeceğini varsayıyor. Bu iyimser senaryo altında bölge genelinde fiyat artışlarının 2026 yılı için yüzde 3,6, 2027 yılı için ise yüzde 3,4 düzeyinde gerçekleşmesi öngörülmüştü. Fakat çatışmaların uzaması ve enerji fiyatlarındaki risk priminin kalıcı hale gelmesi durumunda, enflasyon dinamiklerinin kontrolden çıkabileceği uyarısı yapılıyor. Kurum, böyle bir negatif senaryoda enflasyon oranının hızla tırmanarak yüzde 5,6 seviyelerine kadar çıkabileceğini belirtiyor. Bu denli yüksek bir enflasyon ortamı, hanehalkı satın alma gücünü derinden sarsarken, merkez bankalarını büyümeyi feda etme pahasına çok daha agresif faiz artışlarına gitmeye zorlayarak ekonomileri stagflasyon (durgunluk içinde enflasyon) sarmalına itebilir.
Bölgesel aktörlerin büyüme beklentileri ve yapısal analizleri
Küresel ekonominin ağırlık merkezini oluşturan Asya kıtasındaki majör ekonomilerin önümüzdeki iki yıla ilişkin GSYH büyümesi beklentileri, bölgenin genel sağlığı hakkında önemli ipuçları sunuyor. Rapor, ülkelerin iç dinamiklerinin ve küresel şoklara karşı dayanıklılıklarının farklılaştığını net bir biçimde ortaya koyuyor. Bölgenin en büyük ekonomisi olan Çin’in, uzun süredir mücadele ettiği gayrimenkul krizinin tortuları, demografik yaşlanma ve iç talepteki zayıflık nedeniyle yapısal bir yavaşlama evresinde olduğu görülüyor. Kurum, Çin ekonomisi için GSYH büyümesi tahminini 2026 yılı için yüzde 4,6, 2027 yılı için ise yüzde 4,5 olarak açıkladı. Bu oranlar, Çin’in geçmiş yıllardaki çift haneli büyüme dönemlerinin çok gerisinde kalarak daha olgun ve yavaş büyüyen bir ekonomi profiline geçtiğini teyit ediyor. Öte yandan, uzun yıllar deflasyonla mücadele ettikten sonra para politikasında tarihi bir normalleşme sürecine giren Japonya’da büyüme beklentileri oldukça ılımlı kalmaya devam ediyor. Yaşlı nüfus yapısı ve zayıf yenin yarattığı ithal maliyet baskıları altında Japonya’nın 2026’da yüzde 0,7, 2027’de ise yüzde 0,6 oranında mütevazı bir büyüme kaydedeceği tahmin ediliyor. Buna karşılık, bölgenin parlayan yıldızı konumunda olan Hindistan, güçlü iç talebi, artan altyapı yatırımları ve küresel tedarik zincirlerinin Çin’den kayması (China+1 stratejisi) ile elde ettiği avantaj sayesinde yüksek büyüme oranlarını sürdürüyor. Hindistan’ın 2026’da yüzde 6,9, 2027’de ise yüzde 7,3 oranında büyümesi bekleniyor ki bu rakamlar Hindistan’ı küresel ölçekte en hızlı büyüyen büyük ekonomi konumunda tutuyor. İhracata dayalı teknoloji ekonomilerinden Güney Kore’nin her iki yıl için de yüzde 1,9 oranında istikrarlı bir büyüme sergileyeceği öngörülürken, küresel yarı iletken döngüsünün kalbinde yer alan Tayvan’ın büyüme patikasındaki keskin dalgalanma dikkat çekiyor. Yapay zeka teknolojilerine olan yoğun taleple beslenen Tayvan ekonomisinin 2026’da yüzde 7,6 gibi olağanüstü bir oranda sıçrama yapacağı, ancak baz etkisinin devreye girmesiyle 2027’de büyümenin yüzde 4,0 seviyesine dengeleneceği tahmin ediliyor. Emtia ve maden ihracatçısı kimliğiyle öne çıkan Avustralya’nın ise küresel talebe paralel olarak 2026’da yüzde 2,0 ve 2027’de yüzde 2,9 oranında büyümesi öngörülüyor. Bu heterojen yapı, Asya ekonomilerinin tek tip bir blok olmadığını, aksine küresel krizlerden farklı kanallar aracılığıyla etkilendiklerini göstermektedir.
Hürmüz Boğazı krizinin küresel gıda güvenliği üzerindeki yansımaları
Makroekonomik istatistiklerin arka planında, insanların günlük yaşamlarını ve en temel ihtiyaçlarını doğrudan tehdit eden derin lojistik ve stratejik kırılganlıklar yatmaktadır. Bu kırılganlıkların en belirgin olduğu alanlardan biri de küresel tarım ve gıda güvenliğidir. Baş Ekonomist Albert Park, raporun analiz bölümünde enerji güvenliği ile gıda enflasyonu arasındaki kopmaz bağa vurgu yaparak, jeopolitik darboğazların tarım sektörünü nasıl vurduğunu detaylandırıyor. Park, değerlendirmesinde, “Yüksek gübre ve motorin fiyatları tarımsal maliyetleri artırıyor” diyerek sorunun temel kaynağına işaret ediyor. Park’ın özellikle dikkat çektiği Hürmüz Boğazı, sadece ham petrol taşımacılığı için değil, aynı zamanda modern tarımın vazgeçilmez bir unsuru olan sentetik gübrelerin ve bu gübrelerin hammaddesi olan doğalgazın küresel piyasalara ulaşımında da kritik bir atardamar işlevi görmektedir. İran’ın bölgedeki jeopolitik baskısı ve boğaz trafiğindeki olası aksamalar, gübre fiyatlarında ani ve keskin yükselişleri beraberinde getirmektedir. Azotlu gübre üretiminin büyük ölçüde doğalgaza bağımlı olması, enerji piyasalarındaki krizin doğrudan gübre piyasasına sirayet etmesine neden olmaktadır. Eş zamanlı olarak, rafine petrol ürünleri pazarındaki sıkışıklık nedeniyle yükselen motorin fiyatları, tarladaki traktörden mahsulü pazara taşıyan lojistik ağlara kadar tüm tarımsal üretim zincirinin maliyetlerini yukarı çekmektedir. Çiftçilerin artan girdi maliyetlerini nihai tüketici fiyatlarına yansıtmak zorunda kalması, Asya bölgesinde gıda enflasyonunu tetikleyen en büyük unsurdur. Gıda harcamalarının hanehalkı bütçelerinde geniş bir yer tuttuğu gelişmekte olan Asya ekonomilerinde, bu durum ciddi sosyal ve ekonomik sorunlara yol açma potansiyeli taşımaktadır. Yüksek gıda fiyatları, yoksul kesimlerin satın alma gücünü eritirken, hükümetleri enflasyonla mücadele kapsamında iç piyasayı korumak adına ihracat yasakları veya kotalar gibi korumacı önlemler almaya itebilmekte, bu da küresel gıda krizini daha da derinleştiren bir kısır döngü yaratmaktadır.
Tedarik zincirindeki tıkanıklıklar ve yarı iletken sektörüne etkileri
Enerji ve tarım gibi geleneksel sektörlerin ötesinde, Orta Doğu’daki jeopolitik riskler modern ekonominin sinir sistemini oluşturan yüksek teknoloji ve yarı iletken endüstrisini de doğrudan hedef almaktadır. Asya Kalkınma Bankası‘nın hazırladığı raporda, lojistik darboğazların yarattığı sektörel yayılım etkisine (contagion effect) özel bir önem atfedilmiştir. Kurumun analizleri, gübre ve petrokimya ürünlerinin büyük bölümünün geçtiği Hürmüz Boğazı’ndaki potansiyel bir tıkanıklığın, sadece tarımı değil, dünyanın en stratejik endüstrilerinden biri olan çip (yarı iletken) üretimini de sekteye uğratabileceği gerçeğini tüm çıplaklığıyla ortaya koymaktadır. Raporun detaylarında, helium ve sülfür gibi endüstriyel girdilerdeki aksaklıkların çip üretim süreçlerinde yaratabileceği yıkıcı etkilere dikkat çekilmektedir. Kamuoyunda daha çok petrol rezervleriyle bilinen Orta Doğu bölgesi, aynı zamanda yarı iletken üretim fabrikalarının (foundry) ihtiyaç duyduğu ultra saf endüstriyel gazların ve kimyasalların üretiminde ve ihracatında da kritik bir pazar payına sahiptir. Örneğin, çip üretim süreçlerinde soğutma ve atmosfer kontrolü için hayati öneme sahip olan helyum gazının tedarikinde yaşanacak bir kesinti, milyarlarca dolarlık üretim tesislerinin durmasına neden olabilir. Benzer şekilde, sülfür bazlı kimyasalların (örneğin sülfürik asit) çiplerin yüzey temizliğinde ve işlenmesinde (etching) yoğun bir şekilde kullanılması, bu hammaddelerin tedarik zinciri güvenliğini en az çiplerin kendi tasarımı kadar önemli kılmaktadır. Özellikle Tayvan, Güney Kore ve Japonya gibi dünyanın en büyük yarı iletken üreticilerinin bulunduğu Asya-Pasifik bölgesinde, bu stratejik hammaddelerin tedarikinde yaşanacak herhangi bir gecikme veya maliyet şoku, domino etkisi yaratarak küresel otomotivden tüketici elektroniğine, savunma sanayiinden yapay zeka altyapılarına kadar tüm modern üretim ağlarını felç etme riski taşımaktadır. Dolayısıyla Hürmüz Boğazı merkezli riskler, gelişmiş ekonomiler ile gelişmekte olan ekonomilerin kaderini ortak bir teknolojik bağımlılık ekseninde birleştiren eşi benzeri görülmemiş bir makroekonomik tehdit profilini temsil etmektedir. Kurumun bu kapsamlı uyarısı, hükümetleri ve çok uluslu şirketleri tedarik zincirlerini acilen çeşitlendirmeye ve stratejik rezervlerini güçlendirmeye çağıran tarihi bir manifestodur.