ABD'li yatırımcılar Japon hisselerine geri dönüyor | vkmfinans
Döviz Kurları
Döviz Kurları
USD/TRY
%0.10
44,9247
EUR/TRY
%-0.03
52,7818
GBP/TRY
%-0.02
60,7150
CHF/TRY
%0.21
57,5995
SAR/TRY
%0.11
11,9793
JPY/TRY
%0.00
0,2821
RUB/TRY
%-0.14
0,59695
EUR/USD
%0.05
1,17488
EUR/GBP
%0.00
0,8693
GBP/USD
%0.04
1,3514
BRENT/USD
%-1.50
98,95
XAU/TRY
%1.06
214.085,08
XAG/TRY
%2.58
3.527,72
CAD/TRY
%0.14
32,8962
AUD/TRY
%0.25
32,1818
SEK/TRY
%0.43
4,9074
RSD/TRY
%0.00
0,4496
XAU/USD
%0.96
4.765,41

ABD’li yatırımcılar Japon hisselerine geri dönüyor

Jeopolitik risklere rağmen japonya borsasında yükseliş ivmesi Goldman Sachs stratejisti Bruce Kirk'ün analizlerine göre, küresel jeopolitik şokların etkisini yitirmesi ve yen paritesindeki istikrarın belirginleşmesiyle yabancı sermaye Japonya piyasalarına hızla geri dön&uuml…

Jeopolitik risklere rağmen japonya borsasında yükseliş ivmesi Goldman Sachs stratejisti Bruce Kirk'ün analizlerine göre, küresel jeopolitik şokların etkisini yitirmesi ve yen paritesindeki istikrarın belirginleşmesiyle yabancı sermaye Japonya piyasalarına hızla geri dön…

blank
Paylaş

Jeopolitik risklere rağmen japonya borsasında yükseliş ivmesi Goldman Sachs stratejisti Bruce Kirk’ün analizlerine göre, küresel jeopolitik şokların etkisini yitirmesi ve yen paritesindeki istikrarın belirginleşmesiyle yabancı sermaye Japonya piyasalarına hızla geri dönüyor. Bu toparlanma süreci, teknoloji odaklı endekslerdeki ayrışma ve kurumsal yönetim reformlarıyla desteklenerek piyasalara güven veriyor.

Abd’li yatırımcıların japon hisselerine dönüş dinamikleri

Küresel finans piyasaları, Orta Doğu’da artan jeopolitik gerilimlerin ve makroekonomik belirsizliklerin yarattığı ilk şok dalgalarını atlatırken, uluslararası sermaye akımlarında dikkat çekici rotasyonlar yaşanmaya devam ediyor. Dünyanın önde gelen yatırım bankalarından Goldman Sachs’ın Japonya baş hisse senedi stratejisti Bruce Kirk’ün güncel değerlendirmeleri, bu rotasyonun merkez üssünün Asya piyasaları, özelinde ise Japonya olduğunu ortaya koymaktadır. Küresel yatırımcı duyarlılığının yeniden risk alma iştahına (risk-on) yönelmesiyle birlikte, ABD’li yatırımcılar güvenli liman arayışından ziyade yapısal büyüme potansiyeli sunan piyasalara odaklanmaktadır. Kirk’ün belirttiği üzere, “ABD’li yatırımcılar Orta Doğu krizinin ilk şokundan güvenin toparlanmasıyla birlikte Japon hisselerine geri dönüyor.” Bu geri dönüş, sadece kısa vadeli bir tepki alımı değil, aynı zamanda küresel varlık dağılımında (asset allocation) Japonya’nın yeniden stratejik bir ağırlık kazandığının en net göstergesidir. Amerika Birleşik Devletleri merkezli devasa emeklilik fonları, yatırım bankaları ve riskten korunma fonları (hedge funds), Çin piyasalarındaki belirsizlikler ve büyüme endişeleri nedeniyle Asya’daki sermaye tahsislerini yeniden gözden geçirirken, Japonya bu alternatif arayışında birincil destinasyon olarak öne çıkmaktadır. Geçmiş yıllarda deflasyonist bir “değer tuzağı” (value trap) olarak görülen Japon hisseleri, artık dinamik, reformist ve yatırımcı dostu bir ekosistem olarak yeniden fiyatlanmaktadır. Bu bağlamda, ABD’den gelen sermaye akımlarının sürekliliği, Tokyo borsasının önümüzdeki dönemdeki performansını belirleyecek en temel makroekonomik değişkenlerden biri haline gelmiştir. Sermaye piyasalarının derinliği ve likiditesi göz önüne alındığında, trilyonlarca dolarlık Amerikan fonlarının küçük bir yüzdesinin bile Japonya’ya kayması, endeksler üzerinde devasa çarpan etkileri yaratma potansiyeline sahiptir.

Yen paritesindeki istikrarın yabancı sermaye girişine etkisi

Uluslararası hisse senedi yatırımlarında döviz kurlarının seyri, yatırımcıların getiri beklentilerini ve risk iştahını doğrudan etkileyen en kritik parametrelerden biridir. Japon Yeni’nin Amerikan Doları karşısında gösterdiği tarihsel değer kaybı, ihracatçı Japon şirketlerinin karlılıklarını rekor seviyelere taşırken, yabancı yatırımcılar için döviz riskinden korunma (hedging) maliyetlerini de karmaşık bir hale getirmiştir. Ancak Goldman Sachs analisti Bruce Kirk, yenin dolar karşısında ulaştığı seviyelerin piyasada yeni bir denge noktası yarattığına dikkat çekmektedir. Kirk’e göre, kısmen yenin istikrar kazanmasının yönlendirdiği bu değişim, piyasa dinamiklerini yeniden şekillendirmektedir. Analistin vurguladığı bir diğer önemli husus ise şudur: Japon politika yapıcılarının yenin mevcut dolar başına 160 seviyesinin önemli ölçüde altına düşmesine tolerans göstermeyeceği göz önüne alındığında, korunmasız ABD merkezli yatırımcıların Japon hisselerini satın almaya daha istekli olabileceğini ekledi. Bu durum, finansal literatürde “kur koruması olmayan” (unhedged) pozisyonlanmaların artması anlamına gelmektedir. Amerika Birleşik Devletleri Merkez Bankası’nın (Fed) faiz oranlarını yüksek seviyelerde uzun süre tutma eğilimi ile Japonya Merkez Bankası’nın (BOJ) aşırı gevşek para politikasından kademeli çıkış sinyalleri, yenin 160 seviyelerinde bir taban oluşturduğu algısını güçlendirmektedir. Yatırımcılar, Japonya Maliye Bakanlığı’nın olası döviz müdahalelerini bir güvenlik ağı olarak görerek, kur riskinin asimetrik bir şekilde yukarı yönlü (yenin değer kazanması lehine) olduğunu hesaplamaktadır. Bu rasyonel beklenti, dolar bazlı yatırımcıların Japon hisseleri alımlarında döviz kuru dalgalanmalarından kaynaklanabilecek olası zararları göz ardı etmelerine ve salt şirket değerlemelerine odaklanmalarına olanak tanımaktadır. Dolayısıyla, kur piyasasındaki istikrar algısı, Tokyo borsasına yönelik yabancı sermaye girişlerinin önündeki en büyük psikolojik ve finansal engellerden birini ortadan kaldırmaktadır.

Nikkei 225 ve topix endeksleri arasındaki yapısal ayrışma

Japonya hisse senedi piyasasını analiz ederken, piyasanın genel yönünü gösteren iki temel endeks olan Nikkei 225 ve Topix (Tokyo Stock Price Index) arasındaki yapısal farklılıkları anlamak büyük önem taşımaktadır. Topix endeksi, Tokyo Borsası’nın birinci bölümünde listelenen tüm şirketleri kapsayan ve piyasa değerine göre ağırlıklandırılan daha geniş tabanlı bir göstergeyken; Nikkei 225, Amerika’daki Dow Jones endeksine benzer şekilde fiyat ağırlıklı ve nispeten teknoloji ile ihracatçı şirketlerin dominant olduğu bir endekstir. Bruce Kirk’ün analizinde dikkat çektiği üzere, yabancı sermaye girişlerinin endeksler üzerindeki etkisi asimetrik bir şekilde gerçekleşmektedir. Kirk, bu durumun Nikkei 225‘in Topix’ten ayrışmasında da yansıdığı üzere teknoloji ağırlıklı Nikkei 225 Borsa Endeksi’ne ABD sermaye girişlerini hızlandırdı tespitini yapmaktadır. Küresel piyasalarda yapay zeka (AI) devrimi, yarı iletken talebindeki patlama ve teknoloji hisselerine yönelik amansız ralli, ABD’li yatırımcılar için teknoloji ağırlığı yüksek olan piyasaları cazip kılmaktadır. Japonya, yarı iletken üretim ekipmanları, hassas teknoloji malzemeleri ve otomasyon robotik alanlarında dünya lideri şirketlere ev sahipliği yapmaktadır. Küresel fonlar, Asya’daki teknoloji pozisyonlarını artırmak istediklerinde, portföylerine doğrudan Nikkei 225 endeksine endeksli borsa yatırım fonları (ETF) veya endeks vadeli işlemleri aracılığıyla yönelmektedirler. Bu yoğun sermaye akışı, Nikkei 225 endeksinin Topix endeksine kıyasla pozitif bir ayrışma (outperformance) sergilemesine neden olmaktadır. Teknoloji hisselerinin yüksek beta (piyasa duyarlılığı) özellikleri, endeksin yukarı yönlü ivmesini hızlandırırken, değer hisselerinin (value stocks) ağırlıkta olduğu Topix endeksi daha istikrarlı ancak görece yavaş bir seyir izlemektedir. Bu ayrışma, uluslararası yatırımcıların Japonya’yı sadece bir “ucuz piyasa” olarak değil, aynı zamanda küresel teknoloji değer zincirinin (value chain) vazgeçilmez bir halkası olarak konumlandırdıklarını göstermektedir.

Küresel riskler karşısında japon ekonomisinin dayanıklılığı

Modern makroekonomik düzende, ülkelerin sermaye piyasalarının cazibesi sadece büyüme oranlarıyla değil, aynı zamanda dışsal şoklara karşı gösterdikleri dayanıklılıkla (resilience) da ölçülmektedir. Özellikle enerji ithalatına büyük ölçüde bağımlı olan Japonya gibi ekonomiler için, Orta Doğu gibi dünyanın enerji merkezlerinde yaşanan jeopolitik çalkantılar tarihsel olarak büyük riskler barındırmaktadır. Ancak Goldman Sachs analisti, mevcut konjonktürde Japonya’nın bu riskleri yönetme kapasitesinin piyasa beklentilerini aştığını vurgulamaktadır. Kirk’e göre Japon hisseleri, jeopolitik ve enerji piyasası belirsizliğine rağmen beklenenden daha hızlı toparlanıyor; stratejik petrol rezervleri ve çeşitlendirilmiş sıvılaştırılmış doğalgaz tedariki gibi yapısal güçlü yönler dayanıklılığı destekliyor. Bu analiz, Japonya’nın 1970’lerdeki petrol krizlerinden ve 2011 yılındaki Fukuşima felaketinden çıkardığı derslerle inşa ettiği enerji güvenliği mimarisinin başarısını gözler önüne sermektedir. Japon hükümeti ve devasa ticaret evleri (Sogo Shosha), yıllar içinde sadece Orta Doğu’ya olan bağımlılıklarını azaltmakla kalmamış; Avustralya, Amerika Birleşik Devletleri ve Güneydoğu Asya’dan uzun vadeli sözleşmelerle çeşitlendirilmiş sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) tedarik ağları kurmuşlardır. Buna ek olarak, ülkenin devasa kapasitelere sahip stratejik petrol rezervleri (SPR), küresel arz kesintileri veya ani fiyat sıçramaları karşısında bir şok emici (shock absorber) görevi görmektedir. Enerji arz güvenliğinin sağlandığı bu yapı, sanayi üretiminin kesintiye uğrama riskini minimize ederken, enflasyonist şokların ekonomiye yansımasını da yumuşatmaktadır. Kurumsal yatırımcılar, makroekonomik risk modellerini çalıştırdıklarında, Japonya’nın bu yapısal esnekliğini şirket karlarının korunması adına büyük bir avantaj olarak fiyatlamaktadırlar. Dolayısıyla, Japon hisseleri, küresel portföylerde sadece getiri arayışının değil, aynı zamanda jeopolitik riskleri hedge (koruma) etme stratejisinin de bir parçası olarak değerlendirilmektedir.

Mart ayındaki satış dalgasının küresel makroekonomik nedenleri

Hisse senedi piyasaları doğaları gereği doğrusal bir çizgi izlemezler; zaman zaman yaşanan düzeltme (correction) hareketleri, sağlıklı bir piyasa döngüsünün kaçınılmaz parçalarıdır. Nikkei 225 endeksinin son dönemde yaşadığı dalgalanmalar da bu kapsamda değerlendirilmelidir. Bruce Kirk, yatırımcıların Nikkei 225’i mart ayında yüzde 13 düşüren son satış dalgasını giderek Japonya’ya özgü faktörlerden çok küresel faktörlerin yönlendirdiğini düşündüğünü ve bu durumun piyasaya yeniden girmelerini kolaylaştırdığını söyledi. Bu tespit, piyasa psikolojisi ve sermaye tahsisi açısından hayati bir önem taşımaktadır. Mart ayında küresel piyasalarda yaşanan sarsıntının temelinde, Amerika Birleşik Devletleri’nde beklentilerin üzerinde gelen enflasyon verileri, ABD Merkez Bankası’nın (Fed) faiz indirim döngüsüne başlama beklentilerinin ötelenmesi ve küresel teknoloji hisselerindeki kar realizasyonları yatmaktaydı. Japonya piyasaları da, küresel finansal sisteme olan yüksek entegrasyonu nedeniyle bu makroekonomik rüzgarlardan nasibini alarak sert bir satış baskısıyla karşılaşmıştır. Ancak ABD’li yatırımcılar açısından asıl önemli olan nokta, bu yüzde 13’lük düşüşün Japon şirketlerinin içsel değerlerinden, kazanç potansiyellerinden veya kurumsal yönetim reformlarındaki bir aksamadan kaynaklanmamış olmasıdır. “Japonya’ya özgü” (idiosyncratic) bir krizin olmaması, temel analiz (fundamental analysis) yapan fon yöneticileri için bu düşüşü bir panik nedeni değil, tam aksine rasyonel bir piyasa düzeltmesi ve cazip bir “dipten alım” (buy the dip) fırsatı haline getirmiştir. Küresel likidite koşullarının ve risk algısının yeniden dengelenmeye başlamasıyla birlikte, Japonya piyasalarının kendi iç dinamiklerindeki sağlamlık, yabancı sermayenin piyasaya yeniden ve güçlü bir şekilde dönmesini sağlayan bir katalizör işlevi görmüştür. Eğer düşüşün nedeni yapısal bir Japonya sorunu (örneğin demografik bir krizin aniden derinleşmesi veya bankacılık sektöründe bir temerrüt zinciri) olsaydı, yabancı sermayenin bu denli hızlı geri dönmesi mümkün olmazdı.

Kurumsal yönetim reformları ve sermaye verimliliğindeki artış

Japonya hisse senedi piyasasını son birkaç yılda küresel yatırımcıların gözdesi haline getiren en büyük hikaye, ülkenin finansal otoriteleri ve Tokyo Borsası (TSE) tarafından ısrarla sürdürülen kurumsal yönetim (corporate governance) reformlarıdır. Goldman Sachs analisti, bu konunun piyasaya yön veren en güçlü iç dinamik olduğunu vurgulayarak; Yurt içi katalizörlerin de bu durumu desteklediğini, kâr sezonu, orta vadeli plan revizyonları ve yıllık hissedar toplantılarının sermaye verimliliği ile bilanço kullanımına ilişkin incelemeyi yoğunlaştırmasının beklendiğini ekledi. Geçmiş on yıllarda Japon şirketleri, devasa nakit rezervleri (hoarding cash) biriktirmeleri, düşük özsermaye karlılıkları (ROE) ve hissedar değerine (shareholder value) yeterince önem vermemeleri nedeniyle küresel finans çevrelerince sıkça eleştirilmekteydi. Ancak Tokyo Borsası’nın, hisse senedi fiyatları defter değerinin altında (P/B oranı 1’in altında) işlem gören şirketlere yönelik uyguladığı “isim verip utandırma” (name and shame) ve yapısal reform talep etme politikası, Japon şirket kültüründe bir devrim yaratmıştır. Şirket yönetim kurulları, artık atıl duran bilançolarını çok daha agresif ve hissedar dostu bir şekilde yönetmek zorundadır. Bu baskı, şirketlerin rekor seviyelerde kendi hisselerini geri alması (share buybacks), temettü ödemelerini (dividend payouts) dramatik bir şekilde artırması ve çekirdek olmayan iş kollarını (non-core assets) elden çıkararak sermaye verimliliğini maksimize etmeleri sonucunu doğurmuştur. Özellikle yabancı ve aktivist yatırımcılar, yıllık hissedar toplantılarında (AGM) şirket yönetimlerini daha iyi sermaye tahsisi (capital allocation) yapmaları konusunda terletmekte, bu da doğrudan şirket değerlemelerinin yükselmesine katkı sağlamaktadır. Japon hisseleri, bu reformlar sayesinde sadece ucuz kalmış varlıklar olmaktan çıkıp, yönetimi iyileşen, karlarını yatırımcıyla paylaşan ve şeffaflığı artan modern kurumlar olarak yeniden fiyatlanmaktadır. ABD’li yatırımcılar, Wall Street standartlarına her geçen gün daha fazla yaklaşan bu kurumsal dönüşüm hikayesine büyük bir iştahla sermaye yatırmaktadır.

Japonya merkez bankası politikalarının piyasalara yansımaları

Japonya ekonomisi ve sermaye piyasaları üzerinde en az küresel dinamikler kadar belirleyici olan bir diğer unsur, Japonya Merkez Bankası’nın (BOJ) yürütmekte olduğu tarihi para politikası normalleşme sürecidir. On yıllar boyunca süren deflasyon sarmalıyla mücadele etmek amacıyla uygulanan negatif faiz politikası (NIRP) ve getiri eğrisi kontrolü (YCC) mekanizmalarının sonlandırılması, Japonya ekonomisinin artık enflasyonist bir büyüme patikasına girdiğinin en resmi ilanıdır. Negatif faiz döneminin sona ermesi, Japon bankacılık ve finans sektörünün karlılık marjlarını (net faiz marjı) genişleterek, bu sektör hisselerine yönelik devasa bir yerli ve yabancı sermaye akışını tetiklemiştir. Aynı zamanda, on yıllar sonra ilk kez belirgin ücret artışlarının (Shunto bahar ücret görüşmeleri) yaşanması, iç talebi canlandırmakta ve hanehalkının harcama gücünü artırmaktadır. Deflasyonist zihniyetten enflasyonist zihniyete geçiş, Japon halkının devasa boyutlardaki atıl tasarruflarını banka mevduatlarından çıkarıp hisse senedi ve yatırım fonlarına (NISA programı gibi vergiden muaf hesaplar aracılığıyla) yönlendirmesini teşvik etmektedir. Yerli perakende yatırımcının piyasaya girişi, ABD’li yatırımcılar ve yabancı kurumlar tarafından yaratılan talebi içeriden de destekleyerek borsanın yükseliş zeminini son derece sağlamlaştırmaktadır. BOJ’un faiz artırımlarını son derece kademeli ve dikkatli bir şekilde, ekonomik büyümeyi boğmayacak dozda yapacağı yönündeki iletişim stratejisi (forward guidance), piyasalara ihtiyaç duyduğu likidite güvencesini vermeye devam etmektedir. Amerikan Merkez Bankası’nın agresif sıkılaştırma döngüsü ile BOJ’un güvercin adımlarla ilerleyen normalleşme süreci arasındaki bu makroekonomik asimetri, küresel makro fonlar (global macro funds) için sayısız işlem stratejisi ve getiri fırsatı sunmaktadır. Nikkei 225 endeksi, tüm bu para politikası geçişinin yarattığı iyimserlik rüzgarını arkasına alarak tarihi zirvelerini test etme cesaretini bulmaktadır.

Kar sezonu ve orta vadeli plan revizyonlarının önemi

Sermaye piyasalarında algı ve makroekonomik beklentiler ne kadar olumlu olursa olsun, nihai fiyatlamaları belirleyen yegane unsur şirketlerin bilanço tabloları ve açıkladıkları karlılık rakamlarıdır. Goldman Sachs stratejisti Bruce Kirk’ün yurt içi katalizörler olarak tanımladığı unsurların başında “kâr sezonu” (earnings season) gelmektedir. Japon şirketleri, tarihsel ortalamalarının çok üzerinde, rekor seviyelerde faaliyet karları (operating profits) ve net gelirler açıklamaya devam etmektedir. Zayıf yen paritesinin ihracatçı devlerin (otomotiv, makine, elektronik) yurt dışı gelirlerini yen cinsinden bilançolara çevirirken yarattığı muazzam kur farkı karları (windfall profits), bu başarılı finansal tabloların arkasındaki önemli itici güçlerden biridir. Ancak şirketlerin başarısı sadece zayıf yene bağlanamayacak kadar yapısaldır; şirketler operasyonel verimliliklerini artırmış, fiyatlandırma güçlerini (pricing power) geri kazanmış ve artan girdi maliyetlerini nihai tüketiciye yansıtabilme yeteneğini geliştirmişlerdir. Çeyreklik kar açıklamalarının yanı sıra, yatırımcıların asıl dikkatle incelediği metinler şirketlerin “orta vadeli iş planı revizyonları”dır (mid-term business plan revisions). Bu planlarda şirket yönetimleri, önümüzdeki 3 ila 5 yıl içinde hedefledikleri büyüme oranlarını, sermaye getirilerini (ROIC) ve stratejik yatırım hamlelerini yatırımcılarla paylaşmaktadırlar. Tokyo Borsası’nın baskısı ve aktivist fonların artan etkisiyle, bu planlar geçmişte olduğu gibi muhafazakar ve defansif hedeflerden ziyade, son derece agresif kar maksimizasyonu ve temettü dağıtımı hedefleri içermektedir. Yönetim kurullarının bu planlarda belirttikleri sermaye geri dönüşü taahhütleri, kurumsal analistler tarafından gelecekteki nakit akışlarının bugünkü değerini (DCF valuation) hesaplarken kritik bir veri seti olarak kullanılmaktadır. Şirketlerin geleceğe yönelik sundukları bu güçlü ve şeffaf projeksiyonlar, ABD’li yatırımcılar başta olmak üzere tüm küresel sermayenin Japon hisseleri üzerindeki pozisyonlarını uzun vadeli bir perspektifle tutmalarına zemin hazırlamaktadır.

Teknoloji şirketlerinin japonya borsasındaki ağırlığı ve önemi

Küresel hisse senedi piyasalarındaki son rallinin tartışmasız lideri olan teknoloji sektörü, Japonya borsasının da kaderini tayin eden en kritik ekosistemi oluşturmaktadır. Nikkei 225 endeksinin son dönemdeki muazzam performansı, bünyesinde barındırdığı dünya devi teknoloji firmalarının olağanüstü performansından ayrı düşünülemez. Küresel ekonomide yapay zeka (AI) tabanlı uygulamaların hızla yaygınlaşması, veri merkezleri ve akıllı cihazlar için gereken yüksek performanslı çiplerin (GPU ve CPU) talebinde eşi benzeri görülmemiş bir patlama yaratmıştır. Japonya, belki çip tasarımında Amerika veya üretimin son aşamasında Tayvan (TSMC) kadar öne çıkmıyor gibi görünse de, yarı iletken değer zincirinin en hayati ve ikame edilemez halkalarında mutlak bir tekel konumundadır. Fotolitografi makinelerinde kullanılan özel kimyasallar, hassas kesim ve test ekipmanları, silikon levhalar (wafer) gibi alanlarda Japon şirketleri (örneğin Tokyo Electron, Advantest, Shin-Etsu Chemical) olmadan küresel çip üretiminin devam etmesi imkansızdır. Küresel yatırımcılar, Amerikan pazarındaki Nvidia veya AMD gibi devlerin yarattığı rüzgardan faydalanmak istediklerinde, bu tedarik zincirinin ana damarı olan Japon şirketlerine hücum etmektedirler. ABD’li yatırımcılar, kendi ülkelerindeki teknoloji hisselerinin değerleme çarpanlarının (F/K oranları) aşırı yüksek seviyelere ulaştığını (overvalued) düşündüklerinde, nispeten daha cazip değerlemelere sahip ve kur avantajı barındıran Japon teknoloji şirketlerini portföylerine eklemektedirler. Endeksin fiyat ağırlıklı yapısı nedeniyle, bu birkaç dev teknoloji şirketinin hisselerindeki yukarı yönlü sert hareketler, Nikkei 225 endeksini adeta bir roket gibi yukarı taşımaktadır. Dolayısıyla, Japonya piyasasındaki yükselişin anatomisinde, küresel mega trendler ile yerel mühendislik yeteneklerinin mükemmel bir füzyonu yatmaktadır. Bu füzyon, Japon hisse senetlerini sadece bölgesel bir yatırım aracı olmaktan çıkarıp, küresel teknoloji portföylerinin vazgeçilmez bir yapı taşı haline getirmektedir.

Uzun vadeli yatırım stratejilerinde japonya’nın yeni konumu

Tüm bu makroekonomik, jeopolitik ve kurumsal veriler ışığında, Japonya’nın küresel finans mimarisindeki yerinin köklü bir paradigma değişikliğine uğradığını söylemek yanlış olmayacaktır. Yıllarca süren deflasyon, yaşlanan nüfus ve yavaşlayan büyüme nedeniyle yatırımcıların “kayıp on yıllar” olarak adlandırdığı dönemin ardından Japonya, yeniden dirilişin ve yapısal dönüşümün sembolü haline gelmiştir. Goldman Sachs baş stratejisti Bruce Kirk’ün raporunda detaylandırdığı sermaye akımları, bu dönüşümün küresel piyasalar tarafından resmi olarak onaylandığının belgesidir. ABD’li yatırımcılar, geçmişte Asya yatırımlarını ağırlıklı olarak Çin’in devasa büyüme hikayesi üzerine kurgularken; bugün Pekin yönetiminin özel sektöre yönelik düzenleyici baskıları, emlak sektöründeki krizler ve ABD-Çin ticaret gerilimleri nedeniyle sermayelerini güvenli limanlara kaydırmaktadırlar. Bu süreçte “Çin Artı Bir” (China Plus One) stratejisi sadece tedarik zinciri yöneticilerinin değil, portföy yöneticilerinin de temel kuralı haline gelmiştir. Ve bu stratejideki “artı bir”, hukukun üstünlüğünün sağlandığı, kurumsal yönetişimin geliştiği ve dünyanın en büyük üçüncü ekonomisi olan Japonya’dan başkası değildir. Önümüzdeki dönemde Japon hisseleri üzerindeki asıl belirleyici unsur, şirketlerin verimlilik artışlarını inovasyonla destekleyip destekleyemeyecekleri ve BOJ’un normalleşme sürecinin sorunsuz atlatılıp atlatılamayacağı olacaktır. Yen’in değerindeki istikrarın sürmesi, enflasyonun yüzde 2 hedefine kalıcı olarak demir atması ve iç tüketimin canlanması, bu borsa rallisini bir “teknoloji ve ihracat rüzgarından” çok daha geniş tabanlı, yapısal bir “ekonomik rönesans”a dönüştürecektir. Nikkei 225 endeksinin yıllar sonra ulaştığı zirveler, aslında bir son değil, küresel sermayenin Japonya’yı yeniden keşfettiği uzun soluklu bir yatırım hikayesinin başlangıç bölümleridir. Finans piyasalarındaki tüm aktörler, kurumsal reformların kararlılıkla devam etmesi halinde Japonya’nın önümüzdeki on yılda gelişmiş ülkeler (Developed Markets) hisse senedi piyasaları arasında en yüksek risksiz getiri (alpha) sağlayan pazar olma potansiyelini taşıdığı konusunda giderek daha fazla hemfikir olmaktadır.

blank

Altın fiyatları ateşkes uzatmasıyla yükseldi

Prev
blank

ECB’den 2026’da iki faiz artışı bekleniyor

Sonraki
Faizsiz Ev & Araba