Asya piyasalarında işlem gören petrol fiyatları, ABD ve İran arasındaki diplomatik krizin çözülebileceğine dair yeni diyalog sinyalleriyle gerileme kaydetti. Askeri ablukanın genişlemesine rağmen barış umutları piyasalara nefes aldırdı.
Jeopolitik krizlerin gölgesinde küresel emtia piyasaları ve fiyatlamalar
Modern küresel ekonomi, uluslararası ticaret yollarının, enerji tedarik zincirlerinin ve finansal sermaye hareketlerinin birbirine kopmaz bağlarla entegre olduğu devasa bir ekosistemdir. Bu karmaşık makroekonomik mimaride, dünyanın en büyük enerji üreticileri ve küresel güçleri arasında yaşanan diplomatik uyuşmazlıklar, saniyeler içerisinde trilyonlarca dolarlık dalgalanmalara yol açabilmektedir. Uzun süredir dünya gündemini meşgul eden ve küresel enerji piyasalarının kalbi konumundaki Orta Doğu’yu merkezine alan Amerika Birleşik Devletleri ile İran arasındaki çatışma durumu, emtia borsalarındaki fiyatlama davranışlarını adeta esir almış durumdadır. Ancak Asya piyasalarından gelen son veriler, finansal piyasaların “beklentileri satın alma” (buy the rumor) refleksinin ne kadar güçlü olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır. İki ülke arasında savaşın sona erdirilmesine yönelik ortaya çıkan ikinci bir görüşme ve olası diyalog ihtimali, piyasalardaki risk priminin (risk premium) hızla düşmesine zemin hazırlayarak petrol fiyatlarını aşağı çekmiştir.
Emtia piyasalarındaki bu ani rahatlama, varlık fiyatlarının anlık verilerle nasıl şekillendiğinin en somut göstergesidir. İşlem gününün erken saatlerinde gelen verilere göre, küresel petrol piyasasının temel göstergesi (benchmark) kabul edilen Brent petrolün varil fiyatı yüzde 1,47 oranında belirgin bir düşüş yaşayarak 97,9 dolar seviyesine gerilemiştir. Eş zamanlı olarak, Amerikan iç piyasasının ana referans noktası olan Batı Teksas türü (WTI) ham petrolün varil fiyatı ise daha sert bir tepki vererek yüzde 1,83 oranında bir düşüşle 91,25 dolar seviyesine inmiştir. Bu fiyat hareketleri, yatırımcıların ve spekülatif fon yöneticilerinin masadaki diplomatik çözümü, fiziksel sahadaki askeri tırmanışa kıyasla daha ağırlıklı bir olasılık (probability weighting) olarak fiyatlamaya başladığını göstermektedir. Birkaç saatlik bir diplomatik iyimserlik rüzgarının bile fiyatlardan milyarlarca dolarlık bir köpüğü alması, petrol talebinin fiyat esnekliğinin (price elasticity of demand) kısa vadede ne kadar katı, arz beklentilerinin ise ne kadar kırılgan olduğunu ispatlamaktadır.
Abd ve iran diplomasisinde “sözlü yönlendirme” ve piyasa psikolojisi
Uluslararası ilişkilerde ve makroekonomik kriz yönetiminde liderlerin kullandığı dil, çoğu zaman fiziksel yaptırımlardan çok daha hızlı ve etkili bir piyasa mekanizması olarak çalışır. Ekonomi literatüründe merkez bankalarının sıklıkla başvurduğu “sözlü yönlendirme” (forward guidance) stratejisi, jeopolitik kriz anlarında devlet başkanları tarafından piyasa psikolojisini yönetmek için de kullanılır. Hafta sonu Pakistan’ın başkenti İslamabad’da taraflar arasında gerçekleştirilen ve tüm dünyanın nefesini tutarak izlediği barış görüşmelerinin başarısızlıkla sonuçlanması, başlangıçta piyasalarda derin bir karamsarlık yaratmış ve en kötü senaryoların (worst-case scenarios) fiyatlanmasına yol açmıştı. Bu tıkanıklığın ardından İran kanadından gelen ve Körfez ülkelerindeki hayati öneme sahip ticari limanları hedef almakla tehdit eden açıklamalar, bölgesel bir yıkımın ayak sesleri olarak algılanmıştı.
Ancak finansal piyasaların en büyük özelliği, kaos anlarında dahi bir rasyonalite kırıntısı aramasıdır. Tam bu noktada, Başkan Trump’ın kameralar karşısına geçerek sarf ettiği “İran bir anlaşma yapmak istiyor” şeklindeki stratejik açıklaması, piyasalardaki gerginliği bir anda bıçak gibi kesmiştir. Trump’ın bu sözleri, İslamabad’daki başarısızlığın nihai bir son olmadığını, kapı arkasında yürütülen ikinci bir (back-channel) diplomatik iletişim ağının hala aktif olduğunu yatırımcılara müjdelemiştir. Bu tür krizlerde devletlerin taktiksel olarak “uçurumun kenarı” (brinkmanship) politikası izlemeleri, yani karşı tarafı taviz vermeye zorlamak için çatışmayı son noktaya kadar tırmandırmaları yaygın bir oyun teorisi (game theory) hamlesidir. Yatırımcılar, Trump’ın mesajını bu oyun teorisinin bir parçası olarak okumuş ve masanın henüz devrilmediğine olan inançla, petrol kontratlarındaki (futures) uzun (long) pozisyonlarını hızla realize ederek fiyatların 100 dolar sınırının altına inmesini sağlamışlardır.
Hürmüz boğazı ablukasının genişlemesi ve askeri paradoks
Petrol fiyatlarında yaşanan bu rahatlama ve düşüş trendi, aslında sahadaki askeri gerçekliklerle tam bir tezat (paradoks) oluşturmaktadır. Zira fiyatlardaki bu iyimser gevşeme, ABD askeri ablukasının dar bir coğrafyadan çıkıp çok daha geniş bir deniz sahasına yayılmasına rağmen gerçekleşmiştir. Gelen askeri ve istihbarat raporlarına göre, Amerika Birleşik Devletleri donanmasının uyguladığı deniz ablukası sadece stratejik Hürmüz Boğazı ile sınırlı kalmamış; Umman Körfezi ve Arap Denizi’nin derinliklerine kadar genişletilmiştir. Bu durum, fiili olarak dünya petrol ticaretinin en büyük transit rotasının askeri bir kordon altına alınması anlamına gelmektedir. Normal şartlar altında, bu çapta bir askeri ablukanın genişlemesi, petrol fiyatlarını anında 120-130 dolar bandına fırlatacak bir “mücbir sebep” (force majeure) şokudur.
Piyasaların bu devasa askeri risk artışını şimdilik görmezden gelmesinin ve fiyatları aşağı çekmesinin altında yatan temel neden, “ablukanın sürdürülebilirliği” konusundaki şüphelerdir. Küresel deniz ticaretinin böylesine geniş bir alanda tamamen bloke edilmesi, sadece İran’ı değil; Çin, Hindistan, Japonya ve Avrupa Birliği gibi enerji ithalatına mutlak bağımlı olan dev ekonomileri de resesyona sürükleyecek bir adımdır. Piyasalar, ABD’nin küresel ekonomiyi çökertecek böylesine uzun süreli ve geniş çaplı bir ablukayı siyasi olarak göze alamayacağını, bu askeri yığınağın sadece İran’ı müzakere masasına (ikinci görüşmeye) daha zayıf bir şekilde oturtmak için yapılmış bir “güç gösterisi” (show of force) olduğunu fiyatlamaktadır. Ancak bu, son derece tehlikeli bir kumardır; zira denizde yaşanacak en ufak bir kaza, yanlış bir füze ateşlemesi veya küçük bir provokasyon, piyasaların bu iyimser yanılsamasını saniyeler içinde yerle bir edebilir.
ANZ analizi: küresel arz ve talep dengesizliklerinin derinleşmesi
Makroekonomik krizlerin boyutunu anlamak için, finansal piyasaların önde gelen analiz kuruluşlarının ortaya koyduğu veri setlerine (data points) bakmak hayati önem taşır. Fiyatlardaki anlık düşüşe rağmen, emtia piyasalarındaki yapısal arz sorunu devasa bir buzul gibi suyun altında beklemektedir. Küresel piyasaların yakından takip ettiği Avustralya ve Yeni Zelanda Bankacılık Grubu (ANZ) analistlerinin hazırladığı son rapor, durumun matematiksel vehametini tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermiştir. ANZ analistlerine göre, mevcut çatışma ve abluka durumunda piyasadan günlük yaklaşık 10 milyon varil ham petrol arzı fiilen çekilmiş durumdadır. Dünyanın günlük petrol tüketiminin ortalama 100 milyon varil seviyelerinde olduğu düşünüldüğünde, yüzde 10’luk bir arzın piyasadan silinmesi, küresel enerji dengesinde devasa bir kara delik (supply deficit) yaratmıştır.
Raporun daha da korkutucu olan kısmı, geleceğe yönelik projeksiyonlarıdır. Analistler, ablukanın Umman Körfezi ve Arap Denizi’ni kapsayacak şekilde uzaması ve kalıcı hale gelmesi durumunda, bu 10 milyon varillik kayba ek olarak 3 ila 4 milyon varil daha eklenebileceğini tahmin etmektedir. Bu, küresel arzın neredeyse yüzde 14’ünün yok olması demektir. Tarihte ne 1970’lerdeki Arap Petrol Ambargosu döneminde ne de 1979 İran İslam Devrimi sonrasında dünya böylesine büyük ve ani bir üretim/tedarik kaybıyla karşılaşmamıştır. OPEC+ ülkelerinin veya ABD kaya petrolü (shale oil) üreticilerinin ellerindeki atıl kapasitenin (spare capacity) bu boyutta bir boşluğu kısa veya orta vadede doldurması teknik ve jeolojik olarak imkansızdır. Dolayısıyla, şu an fiyatlarda yaşanan diplomatik geri çekilme, arka planda büyüyen bu devasa fiziksel arz açığının üstünü örtmeye yetmeyecektir. Bir anlaşma sağlanamaması halinde arz-talep makası öylesine şiddetli açılacaktır ki, piyasalar fiziki petrol bulabilmek için panik alımlarına (panic buying) geçecektir.
Enflasyonist şoklar ve maliyet itişli enflasyon sarmalı tehdidi
Enerji fiyatlarındaki dalgalanmalar, makroiktisadın en temel yapı taşlarından biri olan enflasyon dinamiklerini doğrudan belirler. Petrol, sadece ulaşım sektörünün bir yakıtı değil; aynı zamanda petrokimya endüstrisinin, plastik üretiminin, tarımsal gübrelerin ve küresel lojistik ağlarının ana hammaddesidir. Eğer ABD ve İran arasındaki bu ikinci görüşme ihtimali başarısızlığa uğrar ve ANZ analistlerinin belirttiği gibi 13-14 milyon varillik bir arz kesintisi kalıcı hale gelirse, dünya ekonomisi eşi benzeri görülmemiş bir “maliyet enflasyonu” (cost-push inflation) şokuyla karşı karşıya kalacaktır. Petrolün varil fiyatının yeniden 100 doların üzerine, hatta 120-140 dolar bandına tırmanması, üretici fiyat endekslerinden (ÜFE) tüketici fiyat endekslerine (TÜFE) kadar tüm maliyet zincirini enfekte edecektir.
Maliyet enflasyonunun en yıkıcı özelliği, ekonomi politikalarıyla durdurulmasının neredeyse imkansız olmasıdır. Talebin canlı olmasından kaynaklanan enflasyon (demand-pull) faiz artırımlarıyla soğutulabilirken, arz kıtlığından kaynaklanan enflasyon, ekonomileri hem yüksek fiyatlar hem de ekonomik durgunlukla baş başa bırakır. Bu durum ekonomi literatüründe “stagflasyon” (stagnation + inflation) olarak adlandırılır. Artan enerji faturası, şirketlerin kar marjlarını eritecek, yeni yatırımları durduracak ve küresel ölçekte kitlesel işten çıkarmalara (layoffs) yol açacaktır. Hanehalkı ise gelirlerinin çok daha büyük bir kısmını enerji ve gıdaya ayırmak zorunda kalacağı için, mecburi olmayan (discretionary) harcamalarını sıfırlayacaktır. Bu nedenle, Asya piyasalarında fiyatların 97,9 dolar seviyesine inmesi sadece bir finansal rahatlama değil, küresel stagflasyon riskinin şimdilik bir adım gerilemesi olarak okunmalıdır.
Küresel tedarik zinciri krizleri ve deniz taşımacılığının maliyetleri
Krizin genişleyen deniz ablukası boyutu, dünya ekonomisinin sinir sistemi olan deniz yoluyla taşımacılık ve lojistik sektöründe telafisi zor yapısal hasarlar bırakmaktadır. ABD askeri varlığının Arap Denizi’ne kadar inmesi, bu bölgeden geçmek zorunda olan binlerce ticari geminin, devasa VLCC (Çok Büyük Ham Petrol Taşıyıcısı) tankerlerinin ve konteyner gemilerinin rotalarını zorunlu olarak değiştirmelerine (re-routing) neden olmaktadır. Afrika’nın güneyindeki Ümit Burnu’nu dolaşmak gibi çok daha uzun, maliyetli ve haftalarca ekstra zaman gerektiren rotalar, “tam zamanında üretim” (just-in-time) modeline göre çalışan modern fabrikaların üretim bantlarının durmasına (supply chain disruptions) sebebiyet vermektedir.
Fiziksel gecikmelerin yanı sıra, denizcilik ekonomisinin en ağır maliyet kalemi olan deniz sigortacılığı piyasası da bu krizden derin yara almaktadır. Londra merkezli küresel sigorta sendikaları, ablukanın genişlediği Umman Körfezi ve Arap Denizi’ni “Savaş veya Yüksek Risk Bölgesi” (War Risk Zone) ilan ettiğinde, gemi armatörleri filolarını bu sulara sokabilmek için gemi gövde değerinin belirli bir yüzdesi oranında astronomik “Savaş Riski Primleri” (War Risk Premiums) ödemek zorunda kalmaktadırlar. Bu devasa sigorta ve operasyon (OPEX) maliyetleri, doğrudan navlun (taşıma) fiyatlarına yansıtılmakta, en nihayetinde de market rafındaki ürünün fiyatını artırarak sıradan tüketicinin cebinden çıkmaktadır. İkinci bir diplomatik görüşmenin başarıyla sonuçlanması, sadece petrol kuyularını değil, aynı zamanda okyanuslardaki bu devasa lojistik düğümünü de çözecek tek anahtardır.
Merkez bankalarının para politikası reaksiyonları ve faiz ikilemi
Gelişen bu jeopolitik şoklar ve enerji fiyatlarındaki oynaklık, küresel ekonominin direksiyonunda oturan merkez bankalarını (FED, ECB, BOJ) tarihin en zorlu para politikası sınavlarından (policy dilemma) biriyle yüz yüze bırakmaktadır. Pandemi sonrasında enflasyonu hedeflenen yüzde 2 seviyesine çekmek için trilyonlarca dolarlık likiditeyi piyasadan çeken ve faizleri tarihi yüksek seviyelere çıkaran merkez bankaları, tam da faiz indirim döngüsüne (easing cycle) başlamayı planlarken bu savaş şokuyla sarsılmışlardır. Petrol fiyatlarındaki her düşüş, merkez bankası binalarında adeta bir bayram havası yaratmaktadır; çünkü enerji fiyatlarının gerilemesi, manşet enflasyonun (headline inflation) düşmesini sağlayarak merkez bankalarına politika faizlerini indirmek için ihtiyaç duydukları manevra alanını (headroom) sunmaktadır.
Ancak tehlike henüz geçmiş değildir. Eğer diyalog sinyalleri fos çıkar ve brent petrol yeniden 100 doların üzerine yerleşirse, ABD Merkez Bankası (Fed) ve diğer majör kurumlar, enflasyon beklentilerinin bozulmasını engellemek için “daha uzun süre daha yüksek” (higher for longer) faiz politikasını acımasızca sürdürmek zorunda kalacaklardır. Yüksek faiz ortamının devam etmesi, kredi borcuyla ayakta duran zombi şirketlerin iflasına, gayrimenkul piyasalarında çöküşlere ve devletlerin borçlanma maliyetlerinin (bond yields) sürdürülemez boyutlara ulaşmasına neden olacaktır. Asya piyasalarında brent petrolün 97,9 dolara, WTI’ın 91,25 dolara inmesi, merkez bankalarının faiz indirim umutlarını canlı tutan, küresel finansal koşulların kendi kendine sıkılaşmasını (financial conditions tightening) önleyen hayati bir supap görevi görmüştür.
Körfez limanlarının hedef alınma tehdidi ve bölgesel savaş riski
Krizin diplomatik boyutu kadar, bölgesel askeri asimetrisi de piyasalar için korkutucu bir senaryo barındırmaktadır. Haber metninde yer alan “İran, Körfez ülkelerindeki limanları hedef almakla tehdit etmiş” ifadesi, savaşın sadece ABD ve İran arasında lokal bir deniz çatışması olmaktan çıkıp, tüm Orta Doğu’yu içine çeken bölgesel bir yıkıma dönüşme potansiyelini göstermektedir. Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar ve Kuveyt gibi ülkelerin sahip olduğu devasa petrol yükleme terminalleri, LNG işleme tesisleri ve deniz suyu arıtma merkezleri, küresel ekonominin can damarlarıdır. Bu sivil ve stratejik altyapılara yönelik olası bir füze veya dron saldırısı, sadece o ülkelerin ekonomilerini değil, tüm dünyanın enerji arzını felç edecektir.
Körfez ülkelerinin enerji altyapılarının hedef alınması, 2019 yılında Suudi Arabistan’ın Abqaiq tesislerine yapılan ve küresel petrol arzının yüzde 5’ini anında kesen saldırının çok daha büyük ölçekli bir versiyonu anlamına gelecektir. Piyasalar, bu tür asimetrik savaş (asymmetric warfare) tehditlerini son derece ciddiye almaktadır. Ancak Trump’ın diyalog arayışına yönelik mesajları, bu bölgesel kıyamet senaryosunun şimdilik rafa kalktığına dair yatırımcılara güven vermiştir. Körfez ülkeleri de, kendi ekonomilerini korumak adına perde arkasında ABD ve İran arasında bir arabuluculuk (mediation) rolü üstlenerek bu ikinci görüşme ihtimalinin yeşermesinde şüphesiz aktif bir diplomasi yürütmektedirler.
Enerji ithalatçısı ülkelerin makroekonomik kırılganlıkları ve döviz baskısı
Petrol fiyatlarındaki düşüşün özellikle “Asya piyasalarında” işlem görürken yaşanması tesadüf değildir; zira Asya kıtası, enerji fiyatlarındaki şoklara karşı dünyanın en kırılgan makroekonomik yapısına sahiptir. Çin, Japonya, Güney Kore ve Hindistan gibi devasa üretim motorları, günlük petrol ve doğal gaz ihtiyaçlarının neredeyse tamamını dışarıdan (özellikle Orta Doğu’dan) ithal etmek zorundadırlar. Petrol fiyatlarındaki her 10 dolarlık artış, bu ülkelerin cari işlemler açıklarını (current account deficit) milyarlarca dolar büyütmekte, dış ticaret hadlerini (terms of trade) acımasızca aleyhlerine çevirmektedir.
Enerji faturasının kabarması, bu ülkelerin döviz piyasalarında (FX markets) devasa bir dolar talebi yaratır. Dolar talebinin artması, Japon Yeni, Güney Kore Wonu, Hint Rupisi gibi Asya para birimlerinin Amerikan doları karşısında serbest düşüşe geçmesine (devalüasyon) neden olur. Kurlardaki bu çöküş, ülkeye giren tüm ithal malların fiyatını artırarak çok şiddetli bir ithal enflasyon (imported inflation) sarmalı yaratır. Bu bağlamda, ABD ve İran arasındaki diyalog umuduyla petrolün varil başına 97,9 dolara kadar gerilemesi, en çok Asya merkez bankalarına ve hükümetlerine derin bir nefes aldırmıştır. Fiyatların düşmesi, bu ülkelerin döviz rezervlerini (FX reserves) korumalarını sağlamış ve yerel para birimleri üzerindeki yıkıcı devalüasyon baskısını bir miktar hafifletmiştir.
Gelecek projeksiyonları ve emtia piyasalarında rasyonel beklentiler
Sonuç itibarıyla, küresel emtia piyasaları şu anda savaşın yıkıcı fiziksel gerçekliği ile diplomasinin umut dolu beklentileri arasında ince bir ip üzerinde (tightrope) yürümektedir. ABD ve İran arasındaki ikinci bir görüşme ihtimalinin yarattığı iyimserlik, piyasalardaki spekülatif köpüğü alarak Brent ve WTI fiyatlarını bir miktar aşağı çekmiş olsa da; Arap Denizi’ne kadar genişleyen deniz ablukası ve ANZ analistlerinin uyardığı 13-14 milyon varillik potansiyel arz kaybı, krizin yapısal köklerinin henüz çözülmediğini açıkça ortaya koymaktadır.
Önümüzdeki günlerde piyasaların yönünü, sadece atılacak diplomatik adımlar değil, sahada yaşanacak anlık gelişmeler belirleyecektir. İkinci görüşmenin takviminin netleşmesi, ablukanın esnetilmesi veya Körfez limanlarına yönelik tehditlerin geri çekilmesi durumunda, petrol fiyatlarındaki bu geri çekilme trendi kalıcı bir stabilizasyona (düzeltmeye) dönüşebilir. Ancak diplomasinin yeniden çıkmaza girmesi halinde, 100 doların altındaki bu fiyatlar, çok daha büyük ve yıkıcı bir enflasyonist şokun (süper döngünün) sadece fırtına öncesi sessizliği olarak ekonomi tarihindeki yerini alacaktır. Yatırımcılar, merkez bankaları ve hükümetler, tüm risk yönetim stratejilerini bu bıçak sırtı dengenin her an kırılabileceği gerçeği üzerine inşa etmek zorundadır.