Amerika Birleşik Devletleri federal bütçesi, temmuz ayında takvim etkileri, artan faiz giderleri ve devasa tarife iadelerinin etkisiyle 432 milyar dolar açık vererek tarihi bir rekor kırdı. Mali yılın bitimine iki ay kala ulaşılan 1,8 trilyon dolarlık açık, küresel piyasalarda borçlanma sürdürülebilirliği endişelerini yeniden alevlendirdi.
ABD federal bütçesinde tarihi açık ve makroekonomik yansımalar
Dünyanın en büyük ekonomisi konumundaki Amerika Birleşik Devletleri’nin kamu maliyesi, yapısal harcama baskıları ve azalan gelirlerin kıskacında tarihi bir bozulma süreci yaşamaktadır. ABD Hazine Bakanlığı tarafından yayımlanan son verilere göre, federal bütçe temmuz ayında 432 milyar dolar açık vererek, temmuz ayları özelinde bugüne kadar kaydedilmiş en yüksek açık rakamına ulaşmıştır. Bu devasa aylık açık, 2026 mali yılının genel tablosunu da dramatik bir şekilde kötüleştirmiştir. Mali yılın (Ekim 2025 – Eylül 2026) ilk 10 aylık döneminde kümülatif bütçe açığı 1 trilyon 799 milyar dolara fırlayarak, henüz yılın bitimine tam iki ay varken 2025 yılının tamamında verilen bütçe açığını geride bırakmıştır. Ekonomik büyümenin sürdüğü ve tam istihdama yakın bir iş gücü piyasasının bulunduğu bir konjonktürde (döngüsel olarak güçlü bir ekonomi), bütçe açığının bu denli devasa boyutlara ulaşması, kamu maliyesindeki bozulmanın konjonktürel değil, tamamen “yapısal” (structural deficit) olduğunu kanıtlamaktadır. Modern para teorisi ve klasik makroekonomik yaklaşımlar çerçevesinde, ekonomik daralma dönemlerinde bütçe açıklarının artması olağan karşılansa da, genişleme evrelerinde bu denli yüksek açıkların verilmesi, kamu borç dinamiğinin sürdürülebilirliği (debt sustainability) açısından büyük bir kırmızı bayrak (red flag) niteliği taşımaktadır. Mali uçurumun giderek derinleşmesi, uluslararası kredi derecelendirme kuruluşlarının (Fitch, Moody’s, S&P) ABD’nin uzun vadeli kredi notu üzerindeki negatif izlemelerini haklı çıkarmakta ve küresel rezerv para birimi olan doların arkasındaki mali disiplin algısını zedelemektedir.
Harcama kalemlerindeki rekor sıçrama ve takvim etkisinin rolü
Bütçe açığındaki bu benzeri görülmemiş tırmanışın anatomisi incelendiğinde, harcamalar (outlays) tarafında yaşanan kontrolsüz büyüme açıkça göze çarpmaktadır. Hazine Bakanlığı verileri, temmuz ayındaki toplam federal harcamaların yıllık bazda tam 137 milyar dolar, bir başka deyişle yüzde 22 gibi olağanüstü bir oranda artarak 766 milyar dolara ulaştığını ve ilgili ay için tüm zamanların rekorunu kırdığını ortaya koymaktadır. Buna karşılık, aynı dönemde elde edilen kamu gelirleri (revenues) yüzde 1 oranında daralarak 334 milyar dolarda kalmıştır. Giderlerin gelirlere oranla bu denli asimetrik bir biçimde şişmesi, açığın temel aritmetiğini oluşturmaktadır. Ancak temmuz ayına özel bu devasa sıçramada, “takvim etkisi” (calendar effect) adı verilen muhasebesel bir sapmanın da önemli bir rol oynadığı unutulmamalıdır. Ağustos ayının ilk günlerinin hafta sonuna (Cumartesi/Pazar) denk gelmesi nedeniyle, Medicare, gazi maaşları ve diğer bazı kritik sosyal güvenlik ödemeleri yasal olarak bir önceki iş gününe, yani temmuz ayının son günlerine çekilmiştir. Bu teknik kayma, temmuz ayı harcamalarını yaklaşık 99 milyar dolar seviyesinde suni olarak şişirmiştir. Finansal analizlerde bütçenin gerçek performansını ölçebilmek adına bu takvim etkileri arındırıldığında dahi, temmuz ayı bütçe açığı 333 milyar dolar gibi devasa bir seviyede gerçekleşmektedir. Arındırılmış bu rakam, geçen yılın aynı ayına göre 50 milyar dolarlık (yüzde 18) net bir artışa işaret etmekte, dolayısıyla takvim sapması mazeretinin ötesinde kamu harcamalarında organik ve güçlü bir ivmelenme olduğunu kanıtlamaktadır.
Borç faiz giderlerindeki korkutucu tırmanış ve mali baskınlık
ABD federal bütçesini adeta bir kara delik gibi yutan ve maliye politikasının hareket alanını (fiscal space) tamamen yok eden en büyük yapısal sorun, kamu borcuna ödenen faiz giderlerindeki amansız tırmanıştır. Amerikan Merkez Bankası’nın (Fed) enflasyonu dizginlemek amacıyla yürüttüğü agresif faiz artırımı döngüsünün, Hazine tahvili (Treasury) getirilerini son on beş yılın en yüksek seviyelerine taşıması, devasa kamu borcunun finansman maliyetini (cost of debt) astronomik rakamlara çıkarmıştır. Veriler, sadece temmuz ayında kamu borcu faiz giderlerinin geçen yılın aynı ayına kıyasla 26 milyar dolar arttığını göstermektedir. Çok daha çarpıcı olan tablo ise 2026 mali yılının ilk 10 aylık birikimli verilerinde gizlidir; bu dönemde kamu borcuna ödenen toplam faiz, yıllık yüzde 15 oranında yükselişle 1,17 trilyon dolar gibi inanılması güç bir eşiği aşmıştır. Bu durum, faiz giderlerinin ABD bütçesinde savunma (Pentagon) harcamalarını bile açık ara geride bırakarak, Sosyal Güvenlik ve Medicare’in ardından en büyük harcama kalemi haline geldiğini resmileştirmektedir. Literatürde “mali baskınlık” (fiscal dominance) olarak adlandırılan bu tehlikeli döngüde, devletin elde ettiği vergi gelirlerinin devasa bir kısmı sadece geçmişte alınan borçların faizini ödemeye gitmekte, eğitim, altyapı ve Ar-Ge gibi üretken yatırımlara kaynak kalmamaktadır. Fed’in para politikasını gevşetmediği (faiz indirimlerine başlamadığı) her geçen gün, piyasada çevrilmek (rollover) zorunda olan vadesi dolan borçlar yeni ve çok daha yüksek faiz oranlarından fiyatlanmakta, bu da faiz faturasının kartopu etkisiyle büyümesine neden olmaktadır.
Yüksek mahkeme kararı ve tarife iadelerinin gelir tablosuna darbesi
Bütçe açığının harcamalar bacağı faiz yükü ve sosyal transferlerle şişerken, gelirler cephesinde de kamu maliyesine ağır bir darbe vuran olağandışı hukuki ve ticari gelişmeler yaşanmaktadır. ABD Hazine Bakanlığı bülteninde detaylandırıldığı üzere, ülkenin gümrük gelirlerinde “tarife iadeleri” (tariff refunds) kaynaklı devasa bir kanama söz konusudur. Temmuz ayında Amerikan idaresi tarafından ithalatçılara tam 33,38 milyar dolarlık gümrük vergisi ve tarife iadesi yapılmış; bu rekor iadeler neticesinde ülkenin net gümrük gelirleri eksi (-) 8,55 milyar dolar olarak negatif bölgede gerçekleşmiştir. Bu durum, hazinenin gümrüklerden para tahsil etmek bir yana, cebinden net nakit çıkışı yaşadığı anlamına gelmektedir. Haziran ayındaki 49,2 milyar dolarlık iade dalgasının ardından temmuz ayında da devam eden bu net çıkış serisi, üst üste üçüncü aya taşınarak bütçe gelirlerindeki zayıflamanın baş aktörü olmuştur. Bu devasa iade fırtınasının arkasındaki temel neden ise, ABD Yüksek Mahkemesi’nin (Supreme Court) aldığı tarihi bir karardır. Mahkeme, önceki Trump yönetimi döneminde Çin ve diğer ülkelere karşı “ulusal güvenlik” ve “acil durum” kisvesi altında uygulamaya konulan geniş kapsamlı gümrük tarifelerinin önemli bir bölümünü yasalara aykırı bularak geçersiz kılmıştır. Bu hukuki kararın geriye dönük (retroaktif) işletilmesi sonucunda, ABD Gümrük ve Sınır Koruma Birimi (CBP), haksız yere tahsil edilen milyarlarca doları Amerikan ithalatçılarına ve perakende devlerine geri ödemek zorunda kalmıştır. Temmuz sonu itibarıyla toplam iade tutarının 100 milyar dolar sınırına dayanması, kamu gelirlerinde daha önce bütçelenmemiş, devasa ve ani bir kara delik yaratmıştır. Korumacı ticaret politikalarının (protectionism) hukuki bariyerlere çarpması, devlet kasasından çıkan milyarlarca dolarlık tazminat niteliğindeki iadelerle sonuçlanmıştır.
Gelirler ve harcamalar arasındaki yapısal uyumsuzluğun analizi
Kısa vadeli muhasebesel sapmalar ve takvim etkileri arındırıldığında dahi, 2026 mali yılının genel seyri, Amerikan kamu maliyesinde “gelir-gider esnekliği” (income-elasticity of expenditure) bağlamında ciddi bir uyumsuzluk olduğunu göstermektedir. İlk 10 aylık verilere göre, takvim etkilerinden arındırılmış bazda kamu harcamaları yüzde 4 oranında organik bir büyüme kaydederken, federal gelirlerdeki artış hızı yalnızca yüzde 3 seviyesinde kalmıştır. Aradaki bu 1 puanlık negatif büyüme makası, nominal rakamlar trilyon dolarlarla ifade edildiğinde yüz milyarlarca dolarlık ek borçlanma ihtiyacı (borrowing requirement) anlamına gelmektedir. Gelirlerdeki büyümenin sınırlı kalmasının arkasında, yavaşlayan kurumlar vergisi tahsilatları, artan vergi iadeleri ve yüksek mahkeme kararıyla buharlaşan gümrük tarifeleri yatmaktadır. Harcamalar tarafında ise, yaşlanan nüfusun yarattığı sağlık ve emeklilik (entitlement programs) maliyetleri ile enflasyona endeksli kamu kontratları harcama esnekliğini tamamen yok etmiştir. Hükümetin harcamaları kısma (austerity) konusunda siyasi bir irade gösterememesi ve yaklaşan kongre/başkanlık seçimleri öncesinde popülist harcama eğilimlerinin sürmesi, yapısal bütçe açığının milli gelire (GSYH) oranını yüzde 6 ila 7 gibi gelişmiş bir ekonomi için son derece riskli olan seviyelere demirlemesine yol açmaktadır. Bu yapısal uyumsuzluk, ülkenin maliye politikasının uzun vadeli sürdürülebilirliğine (fiscal sustainability) dair şüpheleri derinleştirmektedir.
Kamu borçlanma ihtiyacı ve ABD hazine tahvil piyasalarına etkisi
Bütçede verilen her bir dolar açığın, ABD Hazine Bakanlığı (US Treasury) tarafından iç ve dış piyasalara ihraç edilen tahvil ve bonolarla (DİBS) finanse edilmesi zorunluluğu, küresel sabit getirili menkul kıymetler pazarı (fixed income markets) üzerinde muazzam bir arz baskısı (supply pressure) yaratmaktadır. 10 ayda 1,8 trilyon dolara ulaşan bütçe açığı, Hazine’nin çeyreklik borçlanma planlarında (quarterly refunding) ihraç limitlerini sürekli olarak yukarı yönlü revize etmesine neden olmaktadır. Piyasaya sürülen bu devasa miktardaki Hazine tahvili arzı, “dışlama etkisi” (crowding out effect) yaratarak küresel likiditeyi emmekte ve özel sektörün borçlanma maliyetlerini dolaylı olarak yukarı itmektedir. Tahvil piyasasındaki arzın, iç ve dış yatırımcıların (örneğin Çin, Japonya ve küresel merkez bankaları) talebini aşması riski, tahvil fiyatlarının düşmesine ve tahvil faizlerinin (yields) yüksek kalmasına zemin hazırlamaktadır. Getiri eğrisindeki (yield curve) bu yukarı yönlü baskı, Hazine’nin gelecekte yapacağı borçlanmaların çok daha maliyetli olmasına yol açarak kendi kendini besleyen yıkıcı bir döngü oluşturmaktadır. Aynı zamanda tahvil faizlerinin yüksek seyretmesi, hisse senedi piyasaları (Wall Street) için de ciddi bir alternatif getiri maliyeti (opportunity cost) yaratarak hisse değerlemelerini (P/E çarpanlarını) baskılayan makroekonomik bir faktör olarak öne çıkmaktadır.
Para ve maliye politikaları arasındaki stratejik sıkışma
Açıklanan bu tarihi temmuz bütçe açığı verileri, Amerika Birleşik Devletleri’nin ekonomi yönetimindeki “Para Politikası” (Monetary Policy) ile “Maliye Politikası” (Fiscal Policy) arasındaki derin çelişkiyi ve stratejik sıkışmayı tüm netliğiyle gözler önüne sermektedir. Bir yanda enflasyon hedefine ulaşmak için faiz oranlarını yüksek tutarak ekonomiyi soğutmaya çalışan şahin bir Merkez Bankası (Fed) bulunurken; diğer yanda ayda yüz milyarlarca dolar açık vererek piyasaya sürekli likidite enjekte eden ve toplam talebi canlandıran son derece gevşek ve genişlemeci bir Maliye Politikası (Hazine) yer almaktadır. Fed’in bilançosunu küçültme (Niceliksel Sıkılaştırma – QT) süreciyle piyasadan para çekmeye çalıştığı bir ortamda, Hazine’nin devasa bütçe açıklarıyla sisteme mali teşvik (fiscal stimulus) sağlaması, para politikasının etkinliğini ciddi şekilde zayıflatmaktadır. İki kurumun farklı yönlere kürek çekmesi, enflasyonla mücadelenin uzamasına, faiz oranlarının “daha uzun süre daha yüksek” (higher for longer) kalmasına ve reel sektör üzerinde gereksiz bir yıpranmaya neden olmaktadır. Fed’in olası bir faiz indirim döngüsüne girmesi, Hazine’nin trilyon dolarlık faiz yükünü hafifletmek adına en büyük umudu konumundadır; ancak Hazine’nin yarattığı bu devasa açıklar, Fed’in faiz indirim alanını daraltan en önemli enflasyonist risklerden biridir. Bu sarmal, Amerikan finans sisteminin önümüzdeki yıllardaki en kritik sınaması olacaktır.
Küresel piyasalar, dolar endeksi ve egemen risk algısı
Amerikan kamu maliyesindeki bu devasa çöküş ve 2026 mali yılındaki tarihi rekorlar, sadece ABD iç piyasasını değil, tüm küresel makroekonomik dengeleri etkileyecek güce sahiptir. Uluslararası yatırım fonları, merkez bankaları ve rezerv yöneticileri, ABD’nin hızla artan kamu borcunu ve GSYH’ye oranla yükselen bütçe açıklarını bir “egemen risk” (sovereign risk) unsuru olarak daha yakından fiyatlamaya başlayabilir. Doların küresel rezerv para birimi (reserve currency) statüsü şimdilik benzersizliğini ve gücünü korusa da, mali disiplinden bu denli uzaklaşılması uzun vadede doların güvenilirliğine yönelik yapısal tehditler oluşturmaktadır. Gelişmekte olan ülkeler ve diğer gelişmiş ekonomiler, ABD tahvil faizlerindeki yüksek seyir nedeniyle kendi yerel faiz oranlarını yüksek tutmak ve para birimlerini savunmak zorunda kalmaktadır. ABD Hazinesi’nin küresel sermayeyi kendi bütçe açıklarını finanse etmek için emmesi, gelişmekte olan piyasalara (Emerging Markets) yönelecek sıcak paranın kesilmesine ve küresel ekonomik büyümenin yavaşlamasına neden olmaktadır. Sonuç itibarıyla, Hazine Bakanlığı’nın açıkladığı 432 milyar dolarlık temmuz ayı bütçe açığı, sadece bir aylık negatif bir bilanço değil; mali sürdürülebilirliğin sınırlarının test edildiği, küresel faiz oranlarını belirleyen ve uluslararası sermaye akımlarını yeniden şekillendirecek tarihi bir kırılma anı olarak finansal kayıtlara geçmiştir.






